Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron

Bulut Değil, Kömür

24 Nisan 2026 • 08:00 MEMDUH BİÇER 2

O bulut dedikleri… Hani şu “Verilerinizi bulutta saklıyoruz, oh ne rahat!” diye pazarlanan, pufur pufur, masum masum imgelerle bezenmiş dijital cennet… Hiç mi merak etmediniz yahu o bulutun aslında nerede durduğunu!? Yani, meteorolojik bir durum değil ki bu, havada asılı kalsın. Birileri sanıyor ki bildiğimiz bulut. Ya da bilmiyorum, belki de umursamıyorlardır, kim bilir.

Aslında devasa veri merkezleri o, biliyoruz biz bunu. Beton yığınları, soğutma kuleleri, binlerce hatta on binlerce sunucu rafları üst üste, ardı ardına dizilmiş. Gecesi gündüzü yok, 7/24 çalışıyor. Niye mi? Bizim o anlık mesajlarımız, o milyonlarca kedi videosu, o anlamsız tweetler, ya da ne bileyim, her sabah baktığımız hava durumu uygulaması… Hepsi, ama hepsi o devasa makinelerin işlem gücünü, enerjiye olan açlığını körüklüyor.

Hele şimdi bir de bu yapay zeka furyası çıktı başımıza. Sanki yeterince derdimiz yokmuş gibi, değil mi? ChatGPT bilmem kaç versiyonu, Stable Diffusion şusu busu. Harika şeyler yapıyorlar, eyvallah. Bakıyorum ben de arada, “Vay be, neler yapmışlar!” diyorum içimden, hatta geçen bir yapay zeka modeliyle eski bir Commodore 64 oyununu yeniden canlandırmayı denedim, komikti. Ama bu modelleri eğitmek, sonra da her bir “Bana bir şiir yaz” isteğine cevap verecek kadar zeki tutmak… O ne enerji be kardeşim! Bildiğin elektrik süpürgesi mübarek, hem de öyle küçücük bir el süpürgesi falan değil, sanayi tipi. Yok ya, ne sanayi tipi, bildiğin elektrik santrali gibi mübarek.

Geçenlerde bir makale okudum, hani şu bilimsel makale gibi, ama popüler dille yazılmışlardan. Yapay zeka eğitimi için harcanan enerjinin bir ülkenin genel tüketimine denk geldiğini söylüyordu. Bir ülkenin! Hani öyle minik, nokta kadar bir ada ülkesi de değil ha. Neyse, tam hatırlamıyorum hangi ülkeydi, Norveç miydi, Portekiz miydi… Kafa karışıklığı işte. Ama mesele bu zaten, detaylarda boğulup asıl resmi görmüyoruz. Resim dediğim de, hani o kocaman, dumanı tüten termik santral resmi…

Bir de şey var, bu veri merkezlerini hep böyle uzak diyarlara kuruyorlar. Çöllerin ortasına, kutup dairelerine yakın yerlere falan. Niye mi? Bir, arsa ucuz. İki, soğutma maliyeti az. Hani, zaten hava soğuk, makineler de serinlesin mis gibi. Çok zekice bir düşünce, hakkını yememek lazım. Ama gözden ırak olunca, gönülden de ırak oluyor işte. “Hani o dijital dünyada ne kadar elektrik harcanıyor, ne kadar karbon salımı oluyor” diye kimse oturup da kafa yormuyor. Yorgan gitti, kavga bitti. Ya da bitmedi. Hani, bitiyor mu ki gerçekten?

Şey gibi bu biraz. Hani o yeni çıkan ultra ince, süper hızlı akıllı telefonlar var ya… Geçen inceledim bir tanesini, tasarımı falan müthiş. Ama o telefonu üretmek için kullanılan nadir toprak elementleri, sonra o devasa fabrikaların harcadığı elektrik… Bunlar hep böyle görünmeyen, dokunulmayan kısım. Sanırsın havadan sudan oluyor her şey. Sanki her şey puf diye, sihirli bir şekilde ortaya çıkıyor.

Aslında tam tersi, tam tersi oluyor. Her “Merhaba, benim adım yapay zeka…” diyen sanal asistanın arkasında, gürültülü fanlar eşliğinde çalışan, harıl harıl elektrik çeken, kilometrelerce kablo döşenmiş, bazen soğutma kulelerinden dumanlar tüten, yani su buharı diyelim, ama işte öyle bir sistem var. Ben arada düşünüyorum, benim o eski AMD işlemcili bilgisayar bile o kadar ısınırdı ki, kışın ısıtıcı niyetine kullanırdım neredeyse! Peki ya bu devasa çiftlikler? Onlar ne kadar ısı üretiyor? Yani… Korkunç bir durum. Resmen, bulut değil, bildiğin kömür yakıyoruz dijital bir şeyler yapalım diye. Belki nükleer enerji yakanları da vardır, bilmiyorum… Hani, daha iyi mi olurdu, bilemedim. Daha mı kötü?

A vast data center complex in a barren, arid landscape, with large cooling towers emitting steam against a hazy, polluted-looking sky. The scale is immense, dwarfing a small, barely visible access road.

Bu arada, geçen bir haber okudum. Google, su kıtlığı olan yerlerdeki veri merkezleri için nasıl daha az su harcarız diye düşünüyormuş. İyi güzel de, su kıtlığı olan yere niye kuruyorsun o zaman!? Hani, mantık nerede? Ekonomik kaygılar mı? Maliyet hesabı mı? Yoksa sadece “Nasıl olsa kimse görmüyor, kimse sormaz” kafası mı? Sanırım ikinci şık daha ağır basıyor. Herkesin derdi, daha hızlı internet, daha akıllı telefonlar, daha gerçekçi oyunlar… Kimsenin aklına o internetin, o telefonun, o oyunun hangi enerjiyle çalıştığı gelmiyor. Bir nevi, gözden kaçan detaylar bunlar. Ya da kasten kaçırılan mı demeli, bilemedim.

Bilgisayar donanımları incelerken hep derim, “Verimlilik önemli.” Ama bu büyük şirketler için verimlilik, sadece kendi maliyetlerini düşürmekle ilgili. Global bir perspektifle “Ne kadar elektrik yaktık, çevreye ne verdik?” diye düşünen kaç tane CEO vardır? Vallahi, sanmıyorum, parmakla sayılır. Hani, karbon ayak izi falan diyorlar da… O ayak izi bildiğin asfaltı delip geçen bir kamyonetin lastik izi gibi. Baya derin. Baya iz bırakıyor.

Bir ara benim eski bir arkadaşım vardı, böyle komplo teorilerine meraklı. Diyordu ki “Bu yapay zekalar gelişince, enerjiyi o kadar çok tüketecekler ki, dünyayı karanlığa boğacaklar. Sonra da insanoğlu birbirini yiyecek enerji için.” Gülüyordum ben ona, “Saçmalama canım, daha neler!” falan diyordum. Ama şimdi düşünüyorum da… Ya o zamanlar, o kadar da saçmalamıyor muydu acaba? Hani, en azından olayın boyutunu doğru tahmin ediyordu belki de. Enerji kıtlığı, elektrik şebekelerinin zorlanması… Geçen İstanbul’da yine elektrik kesildi, benim modem gitti… Neden mi, yoğun tüketimden dediler. Acaba dedim, benim oradaki küçük veri merkezi mi yine coştu…

A solitary person standing in a dimly lit server room, surrounded by rows of glowing server racks stretching into the distance. The air seems thick with heat and the hum of machinery, creating a somewhat oppressive atmosphere.

Şey falan da var, hani bu blockchain teknolojileri… O da ayrı bir fecaat enerji konusunda. Bitcoin falan filan. Madencilik yapıyorlar sözde. Bildiğin elektrik madenciliği bu. Bir dijital para birimini elde etmek için gerçek dünyada tonlarca karbon salımı… Anlatması bile absürt geliyor. “Aman efendim, geleceğin teknolojisi bu” diyorlar. Tamam da, o gelecek bir gelsin, bak bakalım soluduğumuz hava ne olacak o zaman? Gelecek değil, kâbus gibi. Yok ya, kâbus da değil. Gerçeklerin soğumuş çay tadındaki o acı gerçeği diyelim.

Bir yandan da “E ne yapalım?” diyorum kendi kendime. “Dijitalleşmeyelim mi? Geri mi dönelim mağara devrine?” O da olmaz. Hani, çelişki… Ama bir orta yol olmalı. Daha az enerji tüketen çipler, daha verimli algoritmalar… Ya da ne bileyim, her şeyi buluta atmaktan vazgeçsek mi artık? Kendi bilgisayarımızda dursun bazı şeyler. Sanki her şey anında erişilebilir olmak zorunda mı? Bazen yavaşlamak iyi gelir. Dijital detoks falan… Belki o zaman bulut gerçekten bulut olur, kömür değil.

Aslında bakarsan, bu sadece teknoloji şirketlerinin suçu değil. Bizim de suçumuz var. Her gördüğümüz uygulamayı indiren, her yeni özelliğe atlayan, “bedava” diye her hizmeti kullanan biziz. O “bedava” dediğimiz şeyin aslında ne kadar pahalıya patladığını hiç düşünmüyoruz. Ya da düşünüyoruz da, işimize gelmiyor…

Neyse… Konuyu dağıtmayayım daha fazla. Hani, benim de içim şişti bu enerji mevzularından. Gidip bir çay koyayım en iyisi, ama suyu ısıtırken o elektrik de… Ah be!

E-Posta
MEMDUH BİÇER
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x