Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron

Bitmeyen Koşu Bandı: Üretkenlik Kültü ve Boş Durmanın İnfazı

10 Nisan 2026 • 08:00 Sefa Mağat 1

Yine aynı terane… değil mi? Sabahın köründe o alarm zımbırtısı bir çalıyor beynimin içinde, daha gözümü açmadan “bugün ne başaracaksın, ne kadar verimli olacaksın?” diye fısıldıyor kulağıma. Koşu bandı. Bitmeyen koşu bandı. Adı üstünde, koşuyorsun ama hiçbir yere varmıyorsun, sadece olduğun yerde yoruluyorsun. Resmen saçmalık!

Geçen hafta, cuma akşamıydı, hani o kutsal sayılan “iş bitişi” anı var ya, tam koltuğa şöyle yayıldım bir demli çay koydum kendime, kafamda bin tane tilki dolanıyor, ‘Şunu da yapmalıydın, öbürünü de halletmeliydin, bu hafta yetersizdi Sefa’ diye bir ses… Bilmiyorum kimin sesiydi ama öyleydi. Resmen içime işlemiş o üretkenlik zırvası. Sanki boş durmak – şöyle bir köşeye çekilip, sadece nefes almak, belki pencereden dışarı bakıp yağan yağmuru izlemek, o eski usul sıkılma hali var ya, hani yaratıcılığın mayası denen o anlar – işte o anlar, lüks olmaktan çıktı, ayıp oldu artık. Hadi lüksü geçtim, bildiğin ahlaki bir kusur, sanki bir suç işliyorsun da gizlice yapmaya çalışıyorsun gibi bir his.

Düşünsenize, eskiden insanlar boş vakitlerinde oturur düşünürdü, hayallere dalardı, ya da işte, sıkılırdı. Sıkılmak ne kadar kıymetli bir şeymiş meğer, öyle değil mi? Şimdi bir dakika boşluğumuz olsa, hemen telefona sarılıp sosyal medyada ne kadar da “yoğun”, ne kadar da “başarılı” göründüğümüzü kontrol ediyoruz. Ya da ne bileyim, bir e-posta, bir mesaj, bir görev listesi… Hep bir şeyler, hep bir şeyler. Sanırsın ki dünya sensiz duracak, oysaki dünya dönüyor be kardeşim, döndü hep, dönecek de biz olsak da olmasak da.

Bu ‘hustle kültürü’ denilen, aslında düpedüz bir dayatma. Ne yapıyor bu bize? Sadece zamanımızı çalmıyor – ki o zaten çalınıyor, her dakika bir yerlerden bir bildirim sesiyle – asıl mesele, iç huzurumuzu alıp götürüyor. Derinlemesine bir şeyi düşünecek alan bırakmıyor bize. Sürekli bir bilgi bombardımanı, sürekli bir ‘yapılacaklar’ listesi var zihnimizin arka planında. Bir şeyi tam anlamıyla hissedemeden, tadına varamadan, diğerine geçmek zorundaymışız gibi bir panik halindeyiz.

A person sitting cross-legged on a couch, staring blankly at a wall, a half-empty coffee mug beside them, a muted sense of exhaustion and thought in their posture.

Bakın size bir şey anlatayım, geçenlerde bir belgesel izledim – aslında izlemedim de, arkadaşım anlattı, benim de aklıma geldi, neyse – Uzak Doğu’da bir yerde, bazı keşişler var, sadece oturuyorlar, saatlerce, günlerce, bazen haftalarca. Amaçsızca. Sadece var oluyorlar. Düşünsenize modern dünyada, böyle bir insanı getirin ortaya, “Bakın bu adam hiçbir şey yapmıyor” deyin, ya deli derler, ya işsiz, ya da “potansiyelini harcıyor” diye başlarlar yargılamaya. Halbuki, belki de o adam evrenin soğumuş çay tadındaki gerçeklerine bizden daha yakın, kim bilir?

Yok ya, ne alakası var şimdi, keşişlikle bizi bir tutmak saçma. Ama ana fikir aynı aslında. Neden bu kadar korkuyoruz boşluktan? Neden bu kadar korkuyoruz aynaya bakıp kendimizle yüzleşmekten, hiçbir şey üretmeden durmaktan? Sanki değerimiz, ürettiklerimizle ölçülüyor gibi. Bir işe yaramak, evet güzel bir şey, topluma katkı sağlamak, elbette ki harika. Ama bunun bir sınırı olmalı, bir dur noktası. Hani araba bile dinleniyor, akü bitiyor. Biz niye bitmek bilmeyen piller gibiyiz sanıyoruz kendimizi?

Bu ‘boş durmanın infazı’ meselesi… Sefa Mağat diyor ki (yani ben diyorum ki), bu modern çağın en büyük illüzyonlarından biri. Sanki boş durursan geri kalacaksın, sanki herkes senden daha iyi olacak, daha başarılı, daha ‘bir şey’. Ama ne? İşte o ‘bir şey’in tanımı bile yok aslında, sadece bir koşuşturma hali, bir gösteri, hep daha fazlası… Hiçbir zaman yeterli olamıyorsun. Çünkü o ‘yeterli’ diye bir durak yok ki bu yolda.

A surreal depiction of a human figure on an endless treadmill, but the treadmill is made of ticking clocks and digital screens, with an exhausted expression on the figure's face, bathed in cold, artificial light.

Hani bir arkadaşım vardı, sürekli spor salonuna giderdi, sabahın beşinde kalkar, işe gitmeden önce saatlerce koşu bandında koşturur, sonra işe gelir, akşam da ikinci bir antrenman. İyi de ne ara yaşayacaksın ki? Ne ara o kas ağrılarınla sakinleşip bir kitap okuyacaksın ya da sadece sevdiklerinle muhabbet edeceksin? Yok. Hep bir ‘ilerleme’ baskısı. Sanki hayat bir merdiven de, tırmanmaya ara verdiğin an düşüp parçalanacaksın. Aman, kimin umurunda düşsen ne olur ki? Bazen düşmek de iyi gelir, dinlenirsin, hatta belki düştüğün yerde yeni bir şeyler keşfedersin.

Ben artık isyan ediyorum galiba, fark ettim. Ya da vazgeçtim, isyan değil de, bir sorgulama diyelim. Bazen gerçekten sadece “yok ben bugün bir şey yapmayacağım” demek istiyorum. Ya da yapıyorum da zaten. İşte o anlarda, o ‘suçluluk’ hissi… O his, içimize kazınmış en büyük pranga, bence. Resmen beynimizi yıkamışlar. Beyaz yakalı kölelik mi dersin, dijital esaret mi dersin, her neyse işte.

Tamam, anladım, kapitalizm dönüyor, dünya dönüyor, çarklar dönüyor, bilmem ne. Ama insan ne zaman dönecek kendine? Ne zaman diyecek ki, ‘Dur, yeter! Bu kadar koşturmak bana iyi gelmiyor.’ Bir de sürekli ‘işini sev’ derler. Sevmeye çalışırız. Ama o kadar çok şey isteniyor ki, sevecek mecal kalmıyor ki! Hani, bir ilişki gibi düşünsene, sürekli beklenti, sürekli bir şeyler talep etme, karşılığında bir boşluk… E bu sürer mi?

A person looking out of a window at a serene landscape, a soft, warm light illuminating their face, suggesting peace and contemplation, possibly with a slight smile.

Aslında tam tersi bence. Boş durmak, zihni temizler. Oraya yeni fikirler, yeni hisler için yer açar. Bizim o yaratıcı denen beynimiz, öyle sürekli verimlilik modunda çalışırsa bir süre sonra tıkanır, kilitlenir. Hani bazı zamanlar vardır, duşta gelir aklına en parlak fikir, ya da lavaboda, ya da yürürken… Neden? Çünkü o anlarda ‘üretken’ olmak zorunda değilsindir, zihnin serbest dolaşır. İşte bu özgürlük, bu serbestlik, bize lazım olan şey. Ama kim takar ki bunları?

Neyse, derin bir konu bu. Düşündükçe daha da batıyor insan içine. Kim bilir, belki de hepimiz birer piyonuz bu büyük oyunda. Ya da değiliz? Bilmiyorum. Belki de haklılardır, belki de boş durmak gerçekten bir kayıp zaman. Ama kaybedilen ne? Kazanılan ne? Bu soruların cevabı da yok zaten, değil mi?

Gidip bir demli çay daha koyayım en iyisi. Ne yapsın insan…

E-Posta
Sefa Mağat
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x