**’Beğeni’ Tiryakiliği: Hayatımız, Dijital Vitrinin Sonsuz Bir Performansına mı Dönüştü?**

Yahu bazen düşünüyorum hayat denen şey bu muydu cidden hani ne bileyim okuldu işti güçtü çay molasıydı çocuktu çoluktu bilmem neyden çok daha fazlasını umuyorduk belki de ama bakın işte şimdi neye dönüştü her şey koskoca bir performans sahnesi olmuş çıkmış ya inanamıyorum yani.
Geçenlerde, otobüste gidiyorum, camdan dışarıyı seyrediyorum –ki artık kimse yapmıyor, herkesin elinde bir ekran, biliyorsunuz– işte öyle kendi halimdeyken yanımdaki genç kıza takıldı gözüm. Kızcağız elinde bir kahve tutuyor, öyle bir tutuş ki sanki NASA’da yeni bir füze fırlatacaklar da o da son anları belgeliyor gibi. Üstüne bir de suratına o ‘doğal ama aslında saatlerce uğraşılmış’ ifadeyi kondurmuş, anladınız mı? Beş kere çekti aynı pozu, beş! Sonunda bir tanesini beğendi herhalde, hemen filtreler, etiketler, ‘Güneşli bir İstanbul sabahı kahvemle huzur…’ falan yazdı altına. Ulan sabah otobüstesin, huzur mu? Trafik tıkalı, şoför küfrediyor gizlice, sen huzur mu diyorsun şimdi buna?
İşte o an dank etti kafama, hani böyle kafana koca bir saksı düşer de ‘Aa bak buradaymış’ dersin ya öyle bir aydınlanma. Bizim hayatlarımız, her bir anımız, birer içerik parçacığına mı dönüştü cidden? Hani eskiden yaşardık, anı biriktirirdik? Şimdi anı biriktirmiyoruz ki, ‘içerik’ üretiyoruz. Yemek mi yedin? Foto çek. Konsere mi gittin? Video çek. Kedin mi hapşırdı? Story at. Yaşamak ne alaka, o arada yaşanıyor mu bir şeyler, kimin umurunda?!?
Geçen markette sıra beklerken aklıma geldi, hani o kasada beklerken insanın beyni boş boş çalışır ya, işte orada. Acaba dedim, bu beğeniler, yorumlar, takipçi sayıları bizim yeni kimlik kartlarımız falan mı oldu? Sanki nüfus cüzdanında yaş, medeni hal yerine ’35k takipçi, 1.2k beğeni’ falan yazıyor. Gülünç değil mi? Ama ne yazık ki gerçek. Gençler arasında “Fenomen olacağım” lafı meslek tanımına dönüştü be! Benim gençliğimde “Doktor olacağım, öğretmen olacağım” derlerdi, şimdi “Influencer olacağım” diyorlar. Hani, biraz garip…
Ne yani, varoluşumuzu bir algoritmaya mı teslim ettik? Bu dijital vitrinin sonsuz performansında, alkışlar uğruna neyimizi harcıyoruz biz böyle? Kendimizi mi? Ruhumuzu mu? Otantikliğimizi mi? Hepsi karışık, iç içe geçmiş bir çorba gibi.
O Sahne Işıklarının Bizi Yıprattığı Gerçeği
Bakın, yanlış anlamayın, sosyal medya güzel bir şey olabilir hani. Haberleşirsin, uzaktaki akrabandan haber alırsın, yeni tarifler öğrenirsin, bilmem ne. Ama ne zaman ki bu iş varoluşumuzun merkezine oturdu, işte o zaman ip koptu bence, falan. Hani o ip var ya, can simidi gibi tutunduğumuz, bizi gerçekliğe bağlayan o incecik şey, o gitti.
Mesela bir örnek daha vereyim, geçen arkadaşla oturuyoruz kafede. Geldi, oturdu, daha selam vermeden telefonunu çıkarıp çekti masanın fotoğrafını. Üç farklı açıdan, evet, üç! Sonra filtreledi, yazı yazdı, “Şimdi bu anı yaşıyoruz, anı yakala” falan, ironiye bak. Oysa o anı yakalamak yerine, onu kaydetmeye çalışırken anın kendisini kaçırdı. Ben ona bakıyorum, o telefona bakıyor. Konuşuyoruz ama aslında konuşmuyoruz. Araya bir duvar girmiş, görünmez bir duvar, ama betondan daha sağlam. Anladınız mı ne demek istediğimi?
İşte o otantik deneyimler dediğimiz şeyler nerede kaldı ki? Hani o filtrelenmemiş, montajlanmamış, ‘beğeni’ kaygısı taşımadan yaşanan şeyler. Çamurlu ayaklarınla koştuğun yağmur, soğuk bir havada yediğin sıcacık bir simit, sadece sen ve dostun arasında geçen komik bir an… Bunları artık kayda değer bulmuyor muyuz? Yoksa kayda değer bulsak bile hemen onu bir performans parçasına mı dönüştürüyoruz, ki daha çok alkış alalım?

Bana kalırsa, bu bir tür modern kölelik. Kendi rızamızla girdiğimiz, kendi kendimizi kamçıladığımız bir arena. Her yeni beğeni bir dopamin vuruşu, evet kabul. Ama o vuruşlar bizi nereye götürüyor? Daha fazlasına. Daha fazlası için daha fazla çaba, daha fazla rol yapma, daha fazla ‘mükemmel’ hayat tablosu çizme zorunluluğu. Bir kısır döngü, resmen.
Ya da belki de ben fazla abartıyorumdur, bilmiyorum. Belki de yeni çağın gerekliliği budur, adapte olamayanlar eleniyordur falan. Aman, kimin umurunda. Ben yine de o samimi, dağınık, kusurlu anların peşindeyim, peşinde kalacağım. Hani elindeki kahvenin fotoğrafını çekmek yerine, o kahvenin kokusunu içine çektiğin, sıcaklığını hissettiğin, etrafına baktığın, nefes aldığın anlar var ya. İşte onlar…
Benim derdim aslında şu, biz gerçekten ‘biz’ miyiz hala? Yoksa o ekranda gördüğümüz, binlerce beğeni alan, hep mutlu, hep başarılı, hep havalı, hep fit olan o mükemmel kurgusal karaktere mi dönüştük? Kim olduğumuzu unuttuk mu acaba, hani o filtersiz, makyajsız, uykusuz, dağınık saçlı halimizi. O halimiz kabul edilebilir mi peki sosyal medyada? Sanmıyorum.

Şey, bu sonsuz gösteride, kendimizi tüketiyoruz sanırım. Bir süre sonra ne gerçek kalıyor ne de bizden bir şey. Sadece yorgun bir oyuncu, sonu gelmeyen bir alkış beklentisi ve arkasında kocaman bir boşluk. Bir gün uyandığımızda diyecek miyiz acaba, “Ben bu hayatı yaşadım mı yoksa sadece sahneledim mi?” İşte o soru, beni en çok düşündüren şey. Cevabı da hoş değil bence, pek değil.
Neyse, neyse… Biraz içimi dökmek istedim işte, hani böyle kafamı kurcalıyor bunlar bazen. Belki de herkes kendine bir sormalı, bu sanal düzende, gerçekte nerede duruyor, ne kadar “kendi” kalabiliyor…

Gidip bir çay koyayım en iyisi. Sıcak bir şeyler iyi gelir. Belki de.












