Aygıtlar Arası Uyumu Kutlarken, Seçim Özgürlüğümüzü Ne Zaman Feda Ettik?

Geçenlerde, ofiste yeni aldığım akıllı kahve makinesini kurmaya çalışırken buldum kendimi. Hani şu, sabah alarmın çalmadan beş dakika önce kahveni hazırlamaya başlayan cinsten. Benim diğer tüm zımbırtılarım Apple ekosisteminden, kahve makinesi ise X markanın ürünü. Uygulamasını indirdim, Wi-Fi ağına bağladım, her şey tıkırında. Ama sonra o an geldi. Telefonumdaki takvimle, akıllı ev sistemimle, hatta o çok sevdiğim hava durumu uygulamasıyla ‘konuşmasını’ istedim. Öyle ya, yağmurlu bir günde daha sıcak, daha büyük bir kupa kahve istersin, değil mi?

İşte orada duvara tosladım. Sistemler birbirini görmüyor. Her birinin kendi minik dünyası var. Kahve makinesi kendi uygulamasında yaşıyor, telefonum kendi ekosisteminde. Bir an düşündüm, hani her şey birbiriyle konuşacaktı? Hani bu “kusursuz entegrasyon” denen şey hayatımızı kolaylaştıracaktı? Kolaylaştırıyor da, ama bir şartla: “Her şey aynı markadan olursa.”
Bu durum, beni bir süredir kafamı kurcalayan o asıl soruya getirdi: “Aygıtlar Arası Uyumu Kutlarken, Seçim Özgürlüğümüzü Ne Zaman Feda Ettik?” Başlık biraz uzun oldu biliyorum, ama bazen böyle düşünceli başlıklara ihtiyaç duyuyorum. Her şeyin birbiriyle akıcı bir şekilde çalışması, tek bir tıkla tüm evinizi kontrol etme fikri… Kulağa muazzam geliyor, değil mi? Geliyor, kabul edelim. Ama bu büyüleyici senfoniye kapılıp giderken, hangi notaların bizim için çalmadığını, hangi enstrümanları seçemediğimizi fark etmeden geçip gidiyoruz.
Bir zamanlar, bilgisayar alırken işlemcisini, RAM’ini, ekran kartını ayrı ayrı seçer, sonra da istediğimiz monitörle, klavyeyle birleştirirdik. Marka takıntısı yok muydu? Vardı elbette, ama bu kadar kilitli değildi sistemler. Bugün ise bir telefon alıyorsun, yanında hemen kulaklık almanı bekliyorlar, sonra akıllı saat, sonra tablet… Hepsi aynı ailenin fertleri. Hepsi birbirini tanıyor, seviyor, sayıyor. Ama dışarıdan birini asla aralarına almıyorlar.
Bu durum, bir yazılımcı olarak beni hem hayran bırakıyor hem de irrite ediyor. Yazılım mimarisi açısından bakıldığında, bu entegrasyonlar mühendislik harikası. Düşünsenize, farklı cihazların, farklı işletim sistemlerinin, hatta farklı protokollerin aynı çatı altında sorunsuz çalışması… Gerçekten takdire şayan. Ama bu “sorunsuzluk”, bir nevi altın kafes inşa ediyor çevremize.
Peki bu rahatlık bedava mı geldi sanıyorsunuz? Elbette hayır. Bedeli, bizim seçim özgürlüğümüz oldu. Bir markanın ekosistemine girdiğiniz an, o markanın sunduğu ürün ve hizmetlerle sınırlı kalıyorsunuz. Başka bir markanın daha iyi bir kamerası mı var? Üzgünüm, senin telefonunla tam uyumlu çalışmayabilir. Başka bir şirketin daha ergonomik bir klavyesi mi çıktı? Belki de onun yazılımı senin sisteminde sürekli bir uyarı verecek.
Bu, sadece donanım meselesi de değil. Bulut hizmetleri, uygulama mağazaları, hatta içerik tüketimi bile bu kilitlenmenin bir parçası. Bir film satın alıyorsunuz bir platformdan, sonra onu başka bir cihazda izlemek için türlü eziyetler çekiyorsunuz. Ya da hiç izleyemiyorsunuz. Çünkü o film, sadece o “kapalı bahçe”de oynatılmak üzere tasarlanmış.
Şunu da söyleyeyim ki, bu durumun ardında sadece kötü niyetli bir “kullanıcıyı hapsetme” stratejisi yok. Güvenlik, performans ve kullanıcı deneyimi gibi haklı gerekçeler de var. Bir sistemin tüm bileşenleri birbiriyle uyumlu çalıştığında, hatalar azalır, performans artar, kullanıcı da daha az sorun yaşar. Ama bu argümanlar, ne zamandan beri tekelleşmenin ve seçeneksizliğin mazereti oldu?
Düşünmek lazım, gerçekten biz mi seçiyoruz, yoksa seçmemiz mi sağlanıyor? Bir markanın “hayatı kolaylaştıran” çözümlerini tercih ederken, aslında o markanın bize sunduğu “kolay” seçenekler arasından mı seçim yapıyoruz? Yoksa gerçekten piyasadaki tüm seçenekleri değerlendirip, bilinçli bir karar mı veriyoruz?
Bir akşamüstü, bilgisayarımın başında oturmuş, kod yazarken birden aklıma geldi. Eskiden yazılım dünyasında “açık kaynak” felsefesi çok daha baskındı. İnsanlar, yazılımları kendi ihtiyaçlarına göre özelleştirir, değiştirir, hatta yeniden yazarlardı. Bugün ise her şey kutulu, kapalı, son kullanıcıya “dokunulmaz” hale getirilmiş durumda. Sanki bize, “Bunu kullan, ama nasıl çalıştığına karışma” deniyor.













