Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron

Arayüz Klonları

14 Mart 2026 • 08:00 MEMDUH BİÇER 8

Yine mi ya… Bak, bak yine aynı şey değil miydi o? Geçen, hani şu yeni çıkan e-ticaret uygulamasını indirdim ya telefonuma – hani diyordum ya Memduh bu sefer farklı bir şeyler yapmıştır diye, neyse – açtım falan böyle gezinmeye başladım. E arkadaşım, bildiğin o bildiğimiz e-ticaret sitelerinin aynısı. Yahu renkler, butonlar, ürün listeleme biçimi… Sanki hepsi aynı DNA’dan klonlanmış gibi duruyor karşımda ne bu şimdi. Bu, neydi hani, hani bu devrimsel yenilikçi bakış açısı falan filan?

Şimdi anlıyorum ben bu tasarım sistemlerini, evet, anlıyorum. Hızlı geliştirme, tutarlılık, kullanıcı deneyimi standartlaşması falan filan deniyor. E tabii, bir tasarım sistemini alıyorsun, içindeki kütüphaneleri çatır çatır kullanıyorsun, hoppala iki haftada uygulama yayında. Müthiş bir verimlilik değil miydi bu? Müthiş? Ya da aslında bu, o hep bahsettiğimiz ‘kullanıcı deneyimi’ denen kutsal şeyin canına okumak değil miydi? Yani şimdi düşününce – hani o geçenlerde elime aldığım yeni çıkan şu telefon varya o da önceki modele ne kadar benziyordu zaten — her şey aynı renkte aynı tonda aynı formda, aynı akışta olunca insan ne anlıyor ki o deneyimden?

Monotonluk Deneyimi

İnanır mısın bazen ben o eski Windows Mobile telefonları, hatta BlackBerry’leri özlüyorum. Hani o her tuşu farklı işe yarayan, her menüsü kendine özgü bir mantıkla çalışan dönemler vardı. Ne bileyim, bir üretici maviyi severdi, diğeri yeşili, birinin ikonları yuvarlak olurdu, diğerininki köşeli… Bir ruhu vardı, karakteri vardı. Şimdi ne var? Figma dosyalarıyla üretilmiş, Bootstrap’le giydirilmiş, Material Design’ın estetik kurallarına göre dizayn edilmiş, hepsi birbirinin aynı, steril, duygusuz ekranlar. Hani sanki bir seri üretim fabrikasından çıkmış gibi duruyor her şey.

Geçenlerde oğlanın bilgisayarında takılırken, hani bana sürekli yeni oyunları anlatıyor ya böyle nefes nefese, bir baktım bütün menüler, ayarlar falan… neredeyse aynı. Renk paletleri, fontlar, butonların şekli. Hani bu oyunlar farklı dünyaları, farklı hikayeleri anlatmıyor muydu? Ne alaka şimdi!!? Aynı ara yüzle mi aktaracaklar o derinliği bana? Bilmiyorum ya.

A close-up shot of an old, retro-looking smartphone with a unique, pixelated user interface, displaying vibrant, non-standard icons and a distinct color scheme that contrasts sharply with modern, minimalist designs.

Adamlar diyor ki, “kullanıcı alışkanlıklarını oturtmak önemli”. E tamam da, alışkanlık ne kadar oturduysa o kadar da sıkıcı hale gelmiyor mu bir şeyler? Hani hepimiz aynı kahveyi mi içmek zorundayız, aynı yemeği mi yemek zorundayız? Bir yerden sonra o “optimize edilmiş” ve “verimli” deneyim, kabak tadı vermeye başlamıyor mu ya da ben mi abartıyorum şimdi bunu?

Yok ya, ne alakası var şimdi. Abartmıyorum falan. Resmen dijital bir çölleşme var ortada. Her yer kum, her yer aynı renkte, her yer aynı hissi veriyor. Eskiden bir uygulama açtığında, “Aaa, bak bunda böyle bir özellik varmış, böyle bir tasarımı varmış” derdin, şaşırırdın, keşfederdin. Şimdi? Hımm, evet, bu da diğerine benziyor. Geç. Tamam, çalışıyor. İyi. Ama ruhu nerede, o keşfetme hissi, o farklılık? Belki de ben yaşlandım ha ne dersiniz? Belki de bu yeni nesil işte tam da bunu istiyor… Aman kimin umurunda şimdi bu.

Yaratıcılığın Dijital Mezarı mı?

Bu işin yazılımcı tarafı var bir de tabii. Hani ben teknolojik aletlerin incelemesini severim ya, kodlarına falan da bakarım bazen. Eskiden her yazılımcı kendi çözümünü üretirdi, kendi kütüphanesini yazardı, kendi vizyonunu katardı işine. Şimdi ne var? Bir projenin başlangıcında, “Bootstrap mi kullanalım, Material UI mı, Tailwind mi?” diye soruluyor. Yani soru artık “Ne tasarlayalım?” değil, “Hangi hazır kütüphaneyi kullanalım ki minimum eforla maksimum benzeşikliği yakalayalım?”. Komik değil mi bu?

Ya da şöyle düşünün, bir ressamın eline sadece üç renk verip “Bunlarla sanat yap” demek gibi bir şey bu. Üç renk güzeldir, evet. Ama dünyanın bütün renkleri varken niye sadece üçü? Niye o tuvalde kendi istediğin tonu yaratmaktan vazgeçesin? İşte dijital dünya da tam olarak buna dönüştü. Büyük teknoloji şirketleri kendi tasarım sistemlerini dayattı, diğerleri de “E hazır var, niye uğraşalım ki?” dedi, paşa paşa kullandı. Sonuç ortada, her şey birbirinin aynısı, sıkıcı ve öngörülebilir. Yani şurada, masaüstümde duran şu eski klavyenin tuş dizilimi bile, hani o ergonomik ama tuhaf açılı olanlar var ya, ondan bile daha özgün bir ruha sahipti yemin ederim.

A programmer with tired eyes, hunched over a laptop in a dimly lit room, surrounded by empty coffee cups. The screen displays generic, blocky code and a standardized UI framework, reflecting a sense of monotonous repetition.

Bu, ‘ilerleme’ miydi şimdi? Yoksa hani şu devasa, her şeyi yutan, özgünlük diye bir kavram bırakmayan bir dijital mezar taşı mı bu? Bilmiyorum. Bilmiyorum ya. Bazen düşünüyorum da, acaba bu ‘klon’ uygulamaların arkasında oturan tasarımcılar, geliştiriciler de benim gibi hissediyor mudur? Hani o içten içe bir ‘keşke farklı bir şey yapabilseydik’ hissi var mıdır içlerinde? Yoksa onlar da mı alıştılar, uyum sağladılar, teslim oldular bu tek tipliliğe… Ben de en son ne zaman kendime ait özgün bir şey tasarladım diye düşünüyorum da… geçen markette sıra beklerken aklıma geldi, hani şu benim eski, bozuk kulaklığın kılıfını çizmiştim ya deftere. İşte o bile daha özgündü. Neyse, konuyu dağıtmayayım şimdi.

Sonuçta, hani o “mobil öncelikli tasarım” dediğimiz şey var ya, o da bir noktada standardize etti her şeyi. Küçük ekran, az yer, net mesaj… E tabii. Ama bu kadar da mı? Hani ekranlar büyüyor, işlemciler güçleniyor, yapabileceklerimiz artıyor ama bizim uygulamalarımız hep aynı kalıyor. Hani o yaratıcı özgürlük nerede? O uçuk kaçık fikirler, o “vay be!” dedirten yenilikler nerede? Kayboldu mu hepsi? Bir yerlere mi kaçtı? Saklandı mı? Bence kayboldu. Kimsenin umrunda bile değil artık. Sadece çalışsın yeter diyorlar. Ben demiyorum ama.

A sterile, almost dystopian digital landscape with identical, gray interface elements stretching into the horizon under a cold, monochromatic sky, devoid of any unique features or splashes of color.

Ne diyeyim, bazen insan sadece birazcık farklılık istiyor. Hani o soğumuş çay tadındaki gerçekler var ya, işte bu da öyle bir şey. Her şey birbirine benzediği için hiçbir şeyin tadı kalmadı sanki. Sadece varlar. Kullanıyoruz, geçiyoruz. Sorgulamıyoruz. Belki de sorun bizde… Belki de benim beklentim fazla. Bilmiyorum. Ama işte, yine de… Neyse, boş ver şimdi. Gidip bir çay koyayım en iyisi.

E-Posta
MEMDUH BİÇER
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x