Shopping cart

Magazines cover a wide array subjects, including but not limited to fashion, lifestyle, health, politics, business, Entertainment, sports, science,

PatronPatron

Anıların Adresi Yok: Dijital Enkazın Mirasçıları

17 Şubat 2026 • 08:00 MEMDUH BİÇER 22

Geçen hafta sonu, annem aradı. “Oğlum,” dedi, “Hani senin o sarı araba vardı ya, çocukken bindiğin. Onunla bir fotoğrafımız olacaktı, bulabilir misin?” Sarı araba. Çocukluk. Annem. Beynimde hemen bir dosya açıldı, ama açılan dosya değil, açılması gereken bir sürü sanal kapı belirdi. Bir fotoğraf için, ne kadar çok kapı çalmak zorunda kalıyorsun insan, düşündükçe deliriyor.

İlk durağım, tabii ki telefonumun galerisi oldu. Son on yılın dijital çöplüğü. Her şey var: ekran görüntüleri, yemek fotoğrafları, anlamsız WhatsApp görselleri, bir kez açıp bir daha yüzüne bakmadığım indirmeler… Ama o sarı araba? Yok. Klasik bir “arama” kutucuğu, beni ancak dosya adıyla kurtarabilir. Kim hangi fotoğrafı “sarı_araba_ben_cocuk.jpg” diye kaydetmiş ki?

Neyse, telefon olmadı. Sıra geldi bulutlara. Google Photos’a girdim önce. Yıllardır ücretsiz diye ne var ne yok attığım yer. Orada “araba” diye aratıyorum. Bir alay yabancı araba, test sürüşü fotoğrafları, teknoloji fuarlarından çektiğim prototipler… Benim sarı araba yok. Peki “çocukluk” diye aratsam? Algoritma beni bir sürü “çocuk” kategorisine atıyor, ama o fotoğrafların içinde sarı araba olup olmadığını tek tek kontrol etmek, evdeki eski bir sandığı boşaltmaktan daha yorucu. Üstelik o sandıkta en azından bir düzen, bir kronoloji var. Burada ise tam bir kaotik zaman tüneli.

Sonra iCloud. Orada da benzer bir durum. Yıllar içinde kaç farklı bulut servisinden geçtim, kaç kez “fotoğraflarım güvende” diye kendini kandırdım, inanın sayısını ben bile unuttum. Her bir servis, kendi ekosistemine sizi hapsediyor. Birinden diğerine geçiş, veri transferi, tam bir işkence. Ve her geçişte, bir şeyler kayboluyor, bir şeyler bozuluyor, bir şeyler erişilemez hale geliyor.

Bu yetmezmiş gibi, aklıma eski sabit diskler geldi. Bilgisayar masamın altında, tozlu bir kutuda duran üç tane harici disk. Biri 2010’ların başından kalma, diğeri ortasından, sonuncusu da birkaç yıl öncesinden. Her birinin içinde, o döneme ait dijital hafızanın bir parçası saklı. Sanki arkeolog gibi, kazı yapıyorum kendi geçmişimde. Diski takıyorsun, USB 3.0 portuyla bile dakikalarca bekliyorsun açılmasını. Sonra içindeki binlerce klasör, alt klasör, isimsiz dosyalar… Bir fotoğrafa ulaşmak için harcadığın mesai, o fotoğrafın maddi değerini katbekat aşıyor.

İnsan merak ediyor, neden bu kadar yorucu? Biz, anılarımızı saklamak için yaratılmış bu dijital evrenin mirasçıları değil miyiz? Ama mirasçı olmakla, enkaz bekçisi olmak arasındaki çizgi giderek inceliyor. Bize “her şeyi sakla, yerin çok” dendi. Biz de sakladık. Ama kimse bize “sonra nasıl bulacaksın” diye sormadı. Ya da biz sormayı akıl edemedik. Şimdi elimizde, devasa bir veri yığını var. Kendi hayatımızın döküntüsü.

Eskiden fotoğraf albümleri vardı. Büyük, hantal, ama düzenli. Her sayfasında bir dönem, bir olay, bir duygu. İstediğin an açar, bakardın. Şimdi ise, o anıya ulaşmak için bir bulut hesabından diğerine zıplıyor, bir diskten diğerine veri aktarıyor, bir yazılımdan diğerine dosya taratıyorsun. Sanki anılarımız, bir labirentin içine gizlenmiş hazineler gibi. Ve biz, o hazineyi bulmak için ömrümüzden çalıyoruz.

Teknoloji, hayatımızı kolaylaştırması gerekirken, anılarımızı bulma konusunda tam bir karmaşa yarattı. Evet, sonsuz depolama alanı, evet, her an yanımızda taşıdığımız kameralar… Bunlar harika. Ama bu kolaylık, beraberinde getirdiği dağınıklığı, düzensizliği, erişim zorluğunu maskeliyor. Her şeyi saklama dürtüsü, aslında hiçbir şeyi bulamama lanetine dönüştü. Ne ironik, değil mi?

Yazılımcı gözüyle bakınca, bu durum tam bir “feature creep” vakası. Herkes depolama satıyor, “organize etme” özelliği ise hep ikinci planda kalıyor. Çünkü organizasyon zahmetli bir iş. Algoritmaların bizi kurtaracağı söyleniyor. “Yüz tanıma”, “nesne tanıma” falan filan. Ama o algoritmalar bile, benim yirmi yıl önceki sarı arabalı fotoğrafımı bulmakta zorlanıyor. Ya da belki de o fotoğrafın “sarı araba” olduğunu anlamıyor, sadece bir “araç” kategorisine atıyor. Detaylar kayboluyor. Kontekst uçup gidiyor.

Bu dijital enkazın mirasçılarıyız biz. Kendi anılarımızı kurtarmak için harcadığımız emek, bazen gerçekten saçma geliyor. Bir fotoğrafı bulmak için harcadığım bir saat, bir buçuk saat… O arada başka ne işler yapabilirdim? Başka ne anılar biriktirebilirdim? Neyse, konuya dönelim.

Peki çözüm ne? Herkesin kendi dijital arşivini düzenlemesi mi? Güldürmeyin beni. Kimin buna vakti var? Ya da daha doğrusu, kimin buna enerjisi var? Sürekli yeni içerik üretirken, eski içeriği düzenlemek, çoğu kişi için lüks. Sanırım bu sorunun cevabı, teknoloji şirketlerinin daha iyi “kürasyon” araçları sunmasında yatıyor. Amaç sadece depolamak değil, aynı zamanda anlamlı bir şekilde erişilebilir kılmak olmalı.

Annemin sarı arabalı fotoğrafını bulabildim mi? Evet, buldum. En son baktığım harici diskte, adı “eski_fotoğraflar_yedek_2003” olan bir klasörün içinde, tamamen alakasız bir dosya adıyla duruyordu. Büyük bir zafer mi? Yoksa sadece yorucu bir görevin sonu mu? Sanırım ikincisi. Bu anı avı, ne ilk ne de son olacak. Ve bu düşünce bile yeterince yorucu.

Kendi hayatımızın dijital mezarlığında gezinirken, bir yandan da yeni anılar biriktirmeye devam ediyoruz. Ve onlar da, bir gün bu enkazın bir parçası olacak. Ne diyelim, iyi avlar bize.

E-Posta
MEMDUH BİÇER
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x