Akıllar Firarda: Gelecek, Pasaport Kontrolünde Mi Yitiriliyor?

Yani ne bileyim… Oturduk yine masaya, kahve içiyoruz. Kahve diyorum da, tadı yok artık pek. Her şeyin tadı kaçtı ya hani biraz. Düşünüyorum şimdi, hani derler ya “Ülke en parlak zihinlerini neden koruyamıyor?” diye, sanki böyle çok basit bir cevabı varmış gibi sorulan o salakça soru. Sanki cevap, “E çünkü yeterince çikolata vermedik!” gibi bir şeymiş de biz görmüyormuşuz gibi. Yok öyle değil, asla değil.
Geçenlerde bir arkadaşla konuşuyoruz, çocuk yıllardır yurt dışında. Gel desen gelmiyor, gelemiyor daha doğrusu. Hani “vatana hizmet” lafları var ya böyle, bayraklı, marşlı falan; o da diyor ki, “Ben burada bilime, insanlığa hizmet ediyorum Sefa, bu da vatanıma hizmet sayılmaz mı yani?” diye soruyor. Düşündüm bir an, vallahi çok da haksız değil. Yani, o beyin orada çalışıyorsa, bir şeyler üretiyorsa, evrenin sırrını falan çözüyorsa – ki bizim çocuk fizikçi öyle uzay falan takılıyor – bu kötü bir şey mi? Kime göre, neye göre kötü?
Aslında, mesele biraz da şu galiba: Bizim millet, başarıyı hep kendi bahçesinde görmek ister. Kendi toprağında yeşersin, kendi suyundan beslensin. Ama dünya dediğin artık o kadar dar bir bahçe değil ki Allah aşkına. Küresel dediğimiz şey, hani birileri “Ne küreseli canım, yerel takılalım” dese de, işin gerçeği bambaşka. Senin çocuğun burada aç kalacağına, emeğinin karşılığını bulamayacağına, hatta ve hatta saçma sapan bürokratik engellerle uğraşacağına, gitsin Berlin’de rahat rahat çalışsın, üretken olsun. Belki de bu daha insancıl bir yaklaşım değil midir? Belki de haklılardır.
Ama bir yandan da içim cız ediyor yalan yok. Hani, tamam gitsin, iyi yerlere gelsin ama neden hep gidiyorlar? Neden burası o “iyi yer” olamıyor? Neden gitmeyi düşünen gençlerin gözünde sadece bir kaçış planı var, bir gelecek inşa etme hayali değil de bir kaçış, bir kurtuluş operasyonu gibi? İşte orası canımı sıkıyor. Yani şey, nasıl desem… Bu, hani o pasaport kontrolünden geçerken sadece bavulunu değil, tüm umutlarını, potansiyelini de o banttan geçirip “burası artık benim evim değil” der gibi bir şey.

Geçen hafta bir haber vardı. Bizim üniversitelerden mezun olanların yüzde kaçı hemen yurt dışı seçeneklerine bakıyormuş biliyor musun? Yüzde yetmiş küsurdu galiba ya, yanılıyor muyum? Neyse, rakamlar beni hep bozar zaten. Ama çok yüksek bir oran olduğu kesin. Bu oran, “ya burası ya hiç” diyenler için bir felaket senaryosu gibi. Onlar için bu, medeniyet erozyonu. Hani, “bizim değerlerimiz, bizim kültürümüz, bizim zekamız kayıp gidiyor” diye feryat edenler var ya… Onlar için bu durum, geleceğin, pasaport kontrolünden geçirilip vizesiz bölgelere gitmesi demek. Aslında tam tersi…
Yok ya, ne alakası var şimdi? Bu kadar basit mi gerçekten? Medeniyet erozyonu ne demek ki? Medeniyet dediğin duvar mı ki parçalanıp gitsin? Taş mı ki ufalanıp rüzgara karışsın? Medeniyet dediğin şey, bir fikir değil midir? Bir yaşam biçimi, bir düşünce sistemi değil mi? O insanlar yurt dışında da olsa, eğer o “medeniyetin” bir parçası olarak yetişmişlerse, onu yanlarında götürmezler mi? Belki de yeni yerlerde yeni tohumlar ekerler, bizim tohumlarımızdan, bizimle alakalı tohumlardan. Kimbilir… Ama bu öyle rahatlatıcı bir düşünce değil, biliyorum.
Mesela benim dayımın oğlu var, Caner. Çocuk burada üniversiteyi bitirdi, bayağı da parlaktı hani. Bilgisayar mühendisi. Buradaki iş imkanlarını gördü, “Ben burada ancak kendime bir site kurup, üç beş tanıdığın bilgisayarını tamir ederim” dedi. Ne yapsın? Amerika’ya gitti. Şimdi orada bayağı büyük bir şirkette çalışıyor, yeni teknolojiler geliştiriyor. Geçen aradı, “Sefa abi” diyor, “Burada öyle bir proje üzerinde çalışıyoruz ki, insanlığın geleceğini değiştirecek potansiyeli var.” dedim içimden, “Vay be Caner!” Keşke burada yapsaydı o projeyi, keşke o potansiyel bizim ülkemizde değerlendirilseydi. Ama olmuyor işte. Olmuyor.

Ekonomik kayıp mı? E tabii ki ekonomik kayıp. Beyin göçü dediğin sadece bir ‘gitme’ olayı değil ki. O insan buradayken vergi veriyordu, tüketim yapıyordu, belki kendi işini kuracaktı, istihdam yaratacaktı. Şimdi bunların hepsi başka ülkelere kaydı. Sanki böyle, bir musluktan su akıyor da, biz musluğu kapatmak yerine, çıkan suyu kovalara doldurup başka ülkeye taşıyoruz gibi bir şey. Saçma bir benzetme oldu biliyorum ama kafam karışık, ne yapayım.
En acısı da ne biliyor musun? Bu gidenlerin çoğu, aslında gitmek istemiyorlardı. Hani böyle “Ay ben çok sıkıldım burada, gideyim de biraz Avrupa göreyim” falan kafasında değillerdi. Gitmek *zorunda* kaldılar. Bir umutsuzluk, bir sıkışmışlık hissi itti onları o pasaport kontrolüne. O “göçmen” kelimesi var ya, hani böyle biraz itici, biraz acınası gelen; işte o kelimeyi, parlak zihinlerimize yapıştırmak zorunda kalıyoruz biz, kendi ellerimizle. Bunu düşündükçe deliriyorum ya, gerçekten.
Bu globalleşen dünyada yetenekli insanlar kendi kaderini çizerken… Bu laf var ya, “kendi kaderini çizerken”, aslında ne kadar acımasız. Kendi kaderini çizmek ne demek? Sıfırdan bir hayat kurmak, dilini bilmediğin, kültürüne yabancı olduğun bir yerde, ailesiz, arkadaşsız, bir başına. Bu bir kahramanlık hikayesi değil, bu bir zorunluluk, bir hayatta kalma mücadelesi. Kimse durduk yere öyle kolay kolay bırakıp gitmez ki her şeyini.
Ya da belki de ben fazla abartıyorumdur. Belki de bu, dünya düzeninin doğal akışı falan filandır. Hani su akar yatağını bulur misali, beyin akar emeğinin karşılığını bulur. Ama öyle olsa içim bu kadar burkulmazdı sanki. Sanki hepimiz bir şeyleri kaybetmişiz gibi hissetmezdik. Ben böyle hissediyorum, en azından. Bilmiyorum, belki de hepimiz biraz bencillikten bakıyoruz olaya.

Neyse, konuyu dağıtmayayım. Ya da dağıttım mı? Zaten sürekli dağılıyor her şey. Kimi ülke kapılarını açmış, “gelin” diyor, “gelin yetenekli insanlar, bizimle birlikte büyüyün, bizim ekonomimize katkıda bulunun.” Kimi ülke de, bizimkiler gibi, “gitmeyin” diyor ama gitmemeleri için de elle tutulur bir sebep sunmuyor. Sadece “gitmeyin” demekle mi olacak bu işler? Hani bir teşvik, bir imkan, bir gelecek sunmazsan, o adam niye kalsın burada Allah aşkına? Sevgilisinden ayrılmış gibi, “Gitmeee!” diye bağırmakla olmuyor bu işler, olamıyor.
Bu medeniyet erozyonu dediğin şey, aslında bir ruh erozyonu bence. Umutların, hayallerin, gençliğin erozyonu. Geleceğe dair o inancın, o parlak günlerin gelmeyeceğine dair bir kanaat. Bu çok tehlikeli, çok daha tehlikeli. Çünkü umut bitti mi, geriye ne kalır ki? Beton yığınları, bomboş kalabalıklar… Ne alaka şimdi!!?
Ya şey… Geçen markette sıra beklerken aklıma geldi. Önümdeki teyze, kasiyere ne kadar çok şikayet etti biliyor musun, deterjanın fiyatından tut da, torununun okul başarısına kadar her şeyi anlattı. Kasiyer robot gibi dinledi. Dedim ki kendi kendime, bu kadar şikayet etmek yerine, neden bir şeyleri değiştirmeye çalışmıyoruz ki? Yani hani hep başkalarından bekliyoruz ya, “Onlar yapsın, onlar etsin”… Yok işte, olmuyor. Kimse sihirli değnekle gelip sorunlarımızı çözmeyecek. Gitmek zorunda kalanlar kendi sihirli değneklerini aramaya gidiyorlar başka yerlere, biz de burada bekliyoruz. Saçmalıyorum belki ama neyse…
Bu göç, sadece ekonomik bir kayıp mı, yoksa bir medeniyet erozyonu mu? İkisini de kapsıyor. Daha fazlasını da kapsıyor. Bir sürü kırık kalp, yarıda kalmış hayal, hiç yaşanmamış potansiyel var bu göçün arkasında. Bu öyle, “gelsinler bakalım” diye geçiştirilecek bir mesele değil. Bu bir yara. Açık bir yara. Kanıyor mu? Evet, kanıyor. Ve bu yara öyle kolay kolay kapanacak gibi de değil. Kapatalım mı? Nasıl kapayacağız ki…
Gidip bir çay koyayım en iyisi. Belki çayın yanında bir sigara iyi gider. Belki de gitmez… Kime ne.











