Shopping cart

Magazines cover a wide array subjects, including but not limited to fashion, lifestyle, health, politics, business, Entertainment, sports, science,

PatronPatron

Açık Kaynak: Ütopya mı, Pazarlama Taktiği mi?

21 Şubat 2026 • 08:00 MEMDUH BİÇER 47

Açık Kaynak: Oyun Bitti Mi?

Hani bir rüya görürsün böyle, her şey şahane falan. Mis gibi, oh dersin dünya ne güzel yer. Sonra gözünü bir açarsın, tavana bakıyorsun boş boş, içeriden annenin sesi geliyor “Memduh kalk artık yeter yattığın”, bir de o soğukluk var ya odada, tüylerin diken diken… İşte açık kaynak felsefesi benim için tam da böyle bir şey oldu. Uzun süredir, yani o ilk heyecanlar, özgür yazılım muhabbetleri, herkesin bir şeyler paylaştığı o cennetvari zamanlardan bahsediyorum, hep bir umut, bir şeyler vaat ediyordu. Sonra ne oldu? Ya da ne oldu da biz uyanamadık hâlâ bu rüyadan? Sanki birileri bizim adımıza çoktan alarmı kurup ertelemeye basmış gibi.

Geçen hafta benim emektar ThinkPad’i upgrade edeyim dedim, hani SSD’yi falan değiştirecektim. Malum, benim gibi yazılımcı adam için bilgisayar demek nefes almak demek, öyledir yani, anlarsın sen beni. Neyse, parçaları sipariş ettim geldi. Takarken bir baktım, ufacık bir vida var, alet kutumdaki hiçbir tornavida uymuyor. Ne alaka şimdi? Sanki özellikle tasarlanmış gibi, hani sırf servise git mecbur kal diye. İşte tam o an dank etti, o açık kaynak dediğimiz, herkesin erişimine açık, şeffaf olması gereken sistemler de böyle mi oldu acaba? Dışarıdan bakınca her şey şeffafmış gibi, kodu görüyorsun falan ama içinde bir yerlerde seni bilerek ya da bilmeyerek birilerine bağımlı kılan o minik, lanet olası vida gibi bir şeyler mi var?

Eskiden öyle değildi, hatırlıyorum. Lise yıllarıydı herhalde, bizim lab’da bir bilgisayar vardı, içinde Linux, Debian falan kurmaya çalışırdık hep beraber. Açık kaynak demek, bir araya gelip bir problemi çözmek demekti, birinin yazdığı kodu alıp üstüne eklemek, geliştirmek, hatta bambaşka bir şeye dönüştürmek demekti. Kapitalizmden uzak, saf, ideolojik bir duruştu sanki, kimse kimseden para falan beklemezdi, sadece ortak akıl, ortak emek vardı. Eşitlik vardı! Ne bileyim, bir devrim hissi vardı o zamanlar. Şimdi? Şimdi aynı heyecan var mı sahi? Bilmiyorum. Belki de ben yaşlandım, eskide kaldım. Belki de bu kadar romantik bakmak saflık mıydı en başından beri, onu da çözemiyorum. Zaten benim kafa hep böyle, bir iyi bir kötü düşünür, bazen ikisi birden, aynı anda.

A vintage black and white photo of a group of young, enthusiastic programmers huddling around an old computer monitor, intensely focused on the screen, with scattered printouts and coffee mugs around.

Şimdi bakıyorum, devasa şirketler, hani şu bildiğimiz o “kötü” kapitalist abiler ablalar, hepsi açık kaynakla iş yapıyor. Ama ne hikmetse, onların “açık” kaynak dedikleri şey genellikle kendi kapalı ekosistemlerini daha da güçlendiren, daha da içinden çıkılmaz hale getiren bir araç oluyor. Kodu açıyorlar evet, ama genellikle o kodun üzerine inşa ettiğin her şey bir şekilde yine onların platformlarına, onların servislerine bağlanıyor, hani bir yerde o altın kafesten kaçamıyorsun. Sanki böyle, “Buyurun gelin, istediğinizi yapın, ama çıkış kapısı benim elimde” der gibi bir durum var. Anlıyor musun ne demek istediğimi? Bir nevi, modern kölelik mi desem… Yok ya, bu biraz ağır oldu belki ama içimden geldi öyle demek.

Bu “açıklık” yanılsaması, hani bize verilen o “özgürlük” hissi, bence en tehlikelisi. Çünkü insan zannediyor ki özgürüm, istediğim gibi değiştiririm, çatallarım, ne bileyim bambaşka bir ürün çıkarırım. Ama işte o “dev” dediğimiz firmaların elinde öyle bir pazarlama gücü var ki, öyle bir algı yönetimi yapıyorlar ki, sen oradan bir adım sapmaya kalksan, kimse seni görmüyor bile. Sanki boşlukta bağırıyorsun. Senin o şahane, özgür kodun, onların kurduğu devasa ekosistemin içinde bir kum tanesi oluyor sadece. Ya da vazgeçtim, kum tanesi de değil, varlığı yokluğu bir olan bir piksel belki de, öyle yani.

Geçenlerde bir makale okudum, bir amca şey diyordu, “açık kaynak projelerinin çoğu artık şirketlerin himayesinde, bağımsız olanlar ya çok küçük kalıyor ya da zamanla yok olup gidiyor.” Haklı mıydı? Belki. Ne bileyim. Ama içimde bir yerde böyle bir “Hayır ya, olamaz öyle şey!” diye bağıran bir çocuk var hâlâ. O çocuğun sesi kısılıyor mu acaba her geçen gün?

A stylized, futuristic digital prison cell, made of glowing green lines of code, with a single, small window showing a vast, open digital landscape beyond, emphasizing a sense of confinement despite perceived openness.

Şimdi mesela düşünüyorum. Bir uygulama kullanıyorum, gayet memnunum. Açık kaynak falan filan. Güzel. Ama arka planda hangi verilerimi nereye gönderiyor, kimlerle paylaşıyor? Bir yerden sonra o kod o kadar büyüyor ki, oturup her satırını okumak, anlamak imkansız hale geliyor. Güvenmek zorundayım. E o zaman, hani ne farkı kaldı kapalı kaynak bir yazılımdan? Güven bağı bu sefer kişiye değil, o koca kuruma dönüyor. Aynı şey değil mi? Daha da kötüsü belki, çünkü sana bir özgürlük hissi veriyor, ama aslında ipler başkasının elinde. Ne bileyim, bir çeşit… dijital illüzyonistlik gibi. Sihirbazlık yani, anladın mı?

Benim en sinir olduğum şeylerden biri de bu “katkı sağla” muhabbetleri. Hani gel sen bedavaya çalış, biz de senin emeğini alıp üstüne kar koyalım. Kulağa kötü geliyor biliyorum, ama bazen böyle düşünmeden edemiyorum. Tabii ki herkes gönüllü çalışıyor, kimse zorla bir şey yapmıyor falan filan, ama yine de o “dev” dediğimiz, milyar dolarlık şirketlerin, senin o uykusuz gecelerde yazdığın kodu alıp kendi kasalarını doldurması… Çok da etik durmuyor hani, öyle değil mi? Yok ya, ne alakası var şimdi, belki de gerçekten topluma faydalı oluyordur, insanlık için, hepimiz için iyi bir şeydir bu. Aman, kimin umurunda.

Bir keresinde benim yeğen sordu, “Amca, niye her şeyi Google’dan indiriyoruz da başka yerden bulamıyoruz?” Çocuk haklı aslında. O tekelleşme meselesi. Açık kaynak denilen şey, bu tekelleşmeyi yıkmak için çıkmıştı sanki en başta. Ama şimdi o koca şirketler, o “açık” projelerin etrafında öyle bir ekosistem kurdular ki, alternatif bir şeyler yapmak istesen, sesin duyulmuyor bile. Hani bir laf vardır ya, “denizi geçip derede boğulmak” gibi. Özgürlük peşinde koşarken, daha büyük bir kafese mi girdik sanki, ne?

A digital art piece depicting a labyrinthine network of interconnected servers and data cables, with a few large, glowing corporate logos dominating the center, while smaller, dimmer nodes struggle at the periphery, symbolizing a centralizing force.

E-Posta
MEMDUH BİÇER
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x