Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron

Kıyamet Pornografisi: Dünya, Kendi Çöküşünü Neden Bu Kadar İştahla İzliyor?

21 Nisan 2026 • 08:00 Sefa Mağat 2

Şimdi bir dakika. Geçen gün, hani böyle kahvemi almışım elimde, pencereden dışarı bakıyorum, neyse işte. Televizyonda bir program dönüyor. Felaket haberi değil mi? Gene bir şeyler batıyor, yanıyor, dünya parçalanıyor falan. Yahu, bir düşündüm—yani tam da düşündüm sayılmaz, daha çok böyle bir iç ses olarak hani, beynimin kenarında bir yerde gezindi—biz bu işten ne anlıyoruz Allah aşkına?

Kıyamet pornografisi demişler buna. Ne tuhaf bir kelime, değil mi? Ama bir yandan da acayip doğru. Hani böyle oturup, kendi felaketimize kadeh kaldırır gibi bir halimiz var. İştahla izliyoruz, yahu. Sanki biz bu filmin dışında bir seyirciymişiz gibi, koltukta rahatça yayılmış, cipsimizi yiyip cola’mızı içer gibi. Ama neyse…

Düşünsene, haber bültenleri artık haber vermiyor sanki, bir ‘felaketler kataloğu’ sunuyor. Yok efendim orası yandı, burası battı, öbürü sel oldu, işte deprem, sonra salgın, peşine uzaylı istilası senaryoları bile var canım ne diyeyim. Eee? Sonra ne? Sanki bu koca bir dizi sezonuymuş gibi, ‘bir sonraki bölümde neler olacak acaba’ diye bekliyoruz. Şey, geçen markette kuyrukta beklerken, yanımda bir teyze vardı, o da diyordu ki “Ay kızım, bu dünya nereye gidiyor?” Ben de dedim ki, “Nereye gittiği belli teyzem, soru niye bu kadar merakla izliyoruz olmalı.” O da bana böyle bir baktı, bir şey demedi tabii, anladı galiba ne demek istediğimi ya da anlamadı, kim bilir. Belki de anlamamak daha iyidir, kafa karışmasın.

Hani böyle, sürekli bir kıyamet senaryosu bombardımanı altındayız ya hani. Filmler, diziler, kitaplar—her yer ‘son’ temalı. İnsan sormadan edemiyor yani, nedir bu? Bu kadar ölüm, bu kadar yok oluş fantezisi, bize ne veriyor? Bir şey vermiyor ki aslında, değil mi? Sadece bir uyuşturucu, bir afyon. Gerçekle yüzleşmek yerine, o gerçeğin abartılmış, dramatize edilmiş halini tüketiyoruz. Ve tüketirken de böyle bir rahatlama, bir huzursuz huzur hissi mi yaşıyoruz? Bilmiyorum. Çok garip.

Aslında şöyle bir durum var. Bizim o eyleme geçme, bir şeyleri değiştirme, ‘dur’ deme motivasyonumuz var ya, hani olması gereken. İşte tam da o noktada bu ‘kıyamet pornografisi’ devreye giriyor. Sanki bize diyor ki, “Boşuna uğraşma. Zaten her şey bitik. Bak, hatta nasıl biteceğini bile biliyoruz. Otur, keyfine bak, son anların tadını çıkar.” Oysa tadı falan da yok, değil mi? Boğazında kalıyor o tadını çıkarmaya çalıştığın şeyler. Geçen sabah kahvaltıda bir yumurta yedim, hani öyle sıradan bir şey, ama bir anda aklıma bu geldi, sanki o yumurtanın tadı bile acılaştı. Yok ya, ne alaka şimdi, yumurtayla kıyametin ne ilgisi var. Neyse. Konuyu dağıtmayayım diyorum ama dağılıyor işte kendi kendine.

Peki ya bu, hani böyle, bir medya stratejisi mi sadece? Birileri bizi böyle ekranlara kilitleyip, çaresizliğimizden besleniyor mu? Birileri bizim korkularımızla para mı kazanıyor? Ki evet, kazanıyorlar tabii ki. Başka ne yapacaklar ki? Hani şu ‘felaket tellallığı’ dedikleri şey var ya, işte tam olarak o. Bir yandan da çok zekice bir yöntem aslında. İnsanlar korkudan en çok ne izler? Korku. En çok ne tüketir? Korkuyu hafifletecek ama aslında onu pekiştiren şeyler. Ironik.

A person sits alone in a dimly lit room, illuminated by the cold glow of a large television screen displaying a chaotic news report of a natural disaster, while the room around them is filled with empty snack wrappers and a half-eaten meal, symbolizing passive consumption of doom.

Ama ben diyorum ki, yok ya, mesele sadece medya falan değil. Daha derin bir şeyler var altında. Hani böyle, umutsuzluk. Ya da umutsuzluğun, bir tür absürt eğlenceye dönüşmesi mi desem? Sanki biz insanlar olarak, bir zamanlar hayallerimiz, hedeflerimiz vardı. ‘Daha iyi bir dünya’ falan gibi böyle klişe laflarımız vardı. E ne oldu onlara? Çoğu gitti, değil mi? Şimdi bir de üzerine, “Hani bakın, o hayallerin gerçekleşmediği bu dünya nasıl yok oluyor!” diye gözümüzün içine sokuluyor. Sanki, “Siz zaten beceremediniz, bari çöküşü izlerken keyif alın,” der gibi.

Bir de şu var. Sosyal medyada falan dönen o videolar… Hani insanlar birbirine gönderiyor ya, ‘en yeni felaket’i. Bir yangın videosu, bir sel fotoğrafı. Altına da böyle yorumlar, ‘Eyvah!’, ‘Vah halimize!’, ‘Dünya bitiyor!’ falan. Peki bir şey yapıyor muyuz? Hayır. En fazla bir kalp emojisi ya da üzgün yüz emojisi. Hadi bilemedin, bir ‘paylaş’. Ama paylaşmak bir eylem midir, yoksa sadece pasif bir tüketimin parçası mıdır? Ben diyorum ki ikincisi. Geçen arkadaşla otururken, o da benzer bir şey söyledi. Dedi ki, “Sefa, biz artık izleyiciyiz. Hem filmin içinde hem dışında. Çok garip bir paradoks.” Haklı, vallahi. Kafamda dank etti o an. Gerçekten de öyle.

Peki ya şey, hani bu bir tür kendi kendimize uyguladığımız bir ceza mı? Biliyoruz ki yanlış giden çok şey var, biliyoruz ki bir şeyler yapmamız lazım. Ama yapmıyoruz. Yapamadığımız için, o suçluluk duygusunu, o çaresizliği, ‘eh, zaten her şeyin sonu geliyor’ diyerek mi hafifletiyoruz? Bir nevi, ‘madem batıyoruz, bari battığımızı gözümüzle görelim’ gibi bir düşünce… Bu kadar acımasız olabilir miyiz kendimize karşı? Oluruz, biz insanız, her türlü garip şeyi yaparız. Kendi kendini sabote etme konusunda üzerimize yoktur bizim.

A group of people stand fixated, almost hypnotized, by numerous large screens in a public square, each screen displaying a different catastrophic event (flooding, wildfires, protests, economic collapse), their faces reflecting a mix of fear and strange fascination, but no visible urge to act.

Yani bir düşünün. Eskiden, hani öyle derler ya, felaketler olurdu ve insanlar bir araya gelir, kenetlenir, yardım ederdi. Şimdi ne? Şimdi felaket oluyor, insanlar ekranlarına kenetleniyor, parmakları klavyeye yapışıyor. Tweet atıyorlar, Instagram’a hikaye atıyorlar. Sanki o felaket sadece ‘story’ atmalık bir materyalmiş gibi. Bir içerik. Bir ‘content’. Aman Allah’ım. Bu kelime zaten başlı başına bir felaket bence. ‘İçerik’. Her şeyi içeriğe dönüştürdük. Hayatı da, ölümü de, felaketi de…

Hani bir de şu var, biz bu kadar felaketi izledikçe, sanki bunlara karşı bağışıklık kazanıyoruz. Duygularımız köreliyor. İlk başta bir sel haberi geldiğinde içimiz cız ederdi, şimdi ‘eh, gene mi sel’ deyip geçiyoruz. Bir yangın, ‘yine mi’ diyoruz. Hatta bazıları böyle komplo teorilerine falan dalıyor, ‘kesin şundan dolayıdır’, ‘aslında bilerek yapıyorlar’ falan filan. Bence o da bir savunma mekanizması. Gerçek felaketin büyüklüğü karşısında kendilerini minicik hisseden, çaresiz hisseden insanların, böyle bir anlamlandırma çabası. Kontrolü ele almaya çalışıyorlar beyinlerinde. Ama bu kontrol yanıltıcı bir kontrol, sahte bir kontrol. Sadece daha da körleştiriyor. Bilmiyorum artık…

Belki de gerçekten umudun tükendiği bir çağdayızdır. Hani bazen öyle hissetmiyor musunuz? Böyle bir dipsiz kuyuda yuvarlanıyor gibi. Bir yere varamayacağını biliyorsun ama yine de yuvarlanmaya devam ediyorsun. Bir de aşağıya bakıyorsun, hani düşerken geçtiğin yerleri tekrar izliyorsun, “Vay be, neler yaşadık!” der gibi. Ne acayip, değil mi?

Bu arada, geçen gün eski bir arkadaşla karşılaştık, lise arkadaşım. Konu nerden açıldı bilmiyorum, o da dedi ki, “Sefa, biz sanırım, sonumuzu izlemek için doğmuşuz.” Güldük. Ama o gülüşün içinde acayip bir hani, böyle bir keder, bir kabulleniş vardı. Sanki hepimiz bu senaryoyu içten içe biliyor, kabullenmişiz gibi. Sadece yüzleşmiyoruz, onu ‘eğlence’ kisvesi altında tüketiyoruz. Zaten yeterince zor hayat, bir de gerçeklerle boğuşmayalım, diyoruz herhalde. Kolay yol bu. En az direnç gösteren yol. Bir de kolay olduğunu mu sanıyoruz ki? Aslında en zoru bu. Çünkü o kolaylık bizi daha da çürütüyor, içten içe. İnsanlığımızı yiyip bitiriyor. O empati yeteneğimizi, o bir araya gelme dürtümüzü alıp götürüyor. Böyle böyle, yalnızlaşıyoruz. Sonra da tek başımıza, birer birer, kendi kıyametimizi izliyoruz. Ah be…

A single, ancient, gnarled tree stands defiantly in a desolate, cracked landscape under a perpetually stormy, dark orange sky, with small, weak saplings struggling to grow around its base, symbolizing a glimmer of fragile hope amidst overwhelming despair.

Ne diyeyim ki şimdi? Gerçekten içim şişti bu konuyla. Yani, bir yandan konuşmak lazım, bu bir şekilde dile getirilmeli. Ama bir yandan da, ne değişecek? Hani, bu yazıyı okuyan kaç kişi, ‘evet ya, haklı bu adam, ben artık felaket izlemeyeceğim’ diyecek? Hiç. Ya da çok azı. Çünkü o döngüye girmek çok kolay, çıkmaksa imkansız gibi. Bir uyuşturucu gibi demiştim ya. Gerçekten de öyle. O bağımlılık, o morbid merak… İçimize işlemiş bir kere. Kanımıza karışmış. Şimdi söküp atmak mı? Zor iş. Çok zor. Belki de imkansız.

Peki ya sonra? Bu böyle nereye kadar gider? Gidip bir çay koyayım en iyisi. Sıcak bir şeyler iyi gelir belki. Neyse…

E-Posta
Sefa Mağat
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x