Kuşakların Sahneye Çıkışı: Gündem, Anlaşmazlığı Nasıl Pazarlıyor?

Yani ne bileyim, bir bakıyorum ekranlara, sosyal medyaya falan – hani bir tiyatro sahnesi kurulmuş sanki, ışıklar desen var, oyuncular desen hazır, ama senaryo o kadar berbat ki, insan oturup ağlasa yeri. Cidden ya, bu kuşaklar arası kavga mevzusu var ya, şimdi ben diyorum bu işin arkasında kesin birileri oturmuş, gülerek popcorn yiyor, bizim bu anlamsız atışmalarımızı izliyor.
Düşünsenize, en basitinden bir genç çıkıyor, ‘şunu yapmayın bu eskidi’ diyor. Öbürü, hah bir de yaşlı olan taraf var, ‘biz de gençtik, sen bizi bilmezsin’ falan diye başlıyor. Ya sanki böyle, hani bir yerde okumuştum, gladyatör dövüşleri gibi, biri arena kumuna düşene kadar bitmeyecekmiş gibi. Ama burada kan akmıyor, akıyor da görmüyoruz herhalde, sinir akıyor, enerji akıyor, zamanımız akıp gidiyor boş yere. Geçen bir yerde bir tartışma gördüm, çocuk ‘woke’ kelimesini kullanıyor sürekli, işte çevreye duyarlılık, hayvan hakları falan iyi hoş da, bir noktadan sonra sanki sadece laf olsun diye, kendini daha aydın gösterecek diye zorluyordu, öteki taraf da tabii, ‘ne bu halinize bakın, biz tarlada çapa sallarken siz uykudaydınız’ diye girdi olaya, yani şimdi ne alakası var çapa sallamanın veganlıkla anlamadım ki!

Aslında ne güzel, değil mi? Toplumsal meseleler var, işte ekonomi sıkıntılı, eğitim sistemimiz hani bir garip, küresel ısınma dedikleri şey başımızın belası, üstüne bir de pandemi bilmem ne, bir sürü şey var yani hakikaten çözülmesi gereken. Ama yok. Biz n’apıyoruz? Çıkıp birbirimize ahkâm kesiyoruz. Gençlere ‘şımarık, ne idüğü belirsiz, oturduğu yerden ahkam kesen’ damgası vuruluyor, yaşlılar desen ‘geri kafalı, yeniliklere kapalı, dünya değişti siz anlamıyorsunuz’ diye etiketleniyor. Sanki memleketin bütün derdi iki kuşak arasındaki bu anlamsız sürtüşmeymiş gibi. Oysa, vallahi öyle değil ya. Bak, geçen pazarda, domatesin kilosu olmuş bilmem kaç lira, teyzenin biri söyleniyordu, ‘eskiden miydi böyle’ diye, genç bir çocuk da ‘abla global kriz var, ne alakası var eskiyle şimdi’ dedi. Şimdi bu, kim haklı kim haksız mevzusu mu yani? Yoksa ortak bir derdimiz var mıydı aslında? Sanırım biz görmezden gelmeyi seviyoruz, o da bir ihtimal. İnsanlık olarak sanırım en iyi yaptığımız şey görmezden gelmek, sonra da kurban rolü oynamak.
Bazen düşünüyorum, acaba bu “gündem” denilen o koca makine, hani hepimizi içine çeken o dipsiz kuyu, bu çatışmayı neden bu kadar ballandıra ballandıra pazarlıyor? Resmen bir ürün gibi sunuyorlar bize ya. Çıkar ağzından çatışmayı, at ortaya, millet birbirini yesin. Reytingler tavan yapsın, tıklanmalar patlasın. Çünkü kavga, hani o anlamsız gürültü, izlenir bir şey. Sakin sakin oturup, ‘arkadaşlar, bu küresel ısınma denen bela var ya, buna nasıl çözüm buluruz’ diye tartıştığında, sıkılıyor insanlar. Ama biri diğerine ‘woke hezeyanı’ diyor, öbürü de ‘geri kalmış dinozor’ diye yapıştırınca lafı, ooo, hemen geliyor yorumlar, beğeniler, alkış tufanı. Aynen bir konser salonunda sahnedeki popçunun bilmem kaçıncı kez saçma sapan bir şarkıyı söylemesi gibi, herkes alkışlıyor, oysa şarkının bir ruhu, anlamı yok, sadece gürültü var.
Peki ya sonra? O gürültü bittiğinde, o alkışlar dindiğinde, o sosyal medya fırtınası geçip gittiğinde, ne kalıyor elimizde? Hiç. Bir HİÇ. Sadece daha da kutuplaşmış, daha da anlaşılmaz hale gelmiş bir toplum, herhalde. Ya da ben öyle düşünüyorum, bilmiyorum. Belki de yanılıyorumdur. Geçenlerde bizim mahallede bir kedi vardı, adı Tarçın. Kayboldu. İki gün herkes onu aradı, genç yaşlı demeden, işte o zaman anladım, bazı şeyler bizi bir araya getirebilir, ama sanki çok az var öyle şeylerden.
Bu bitmek bilmeyen atışmanın perde arkasında kimler kazanıyor? Valla bence, o gündemi belirleyenler kazanıyor. O manşetleri atanlar, o tartışma programlarını yapanlar, o sosyal medya algoritmalarını kuranlar. Onlar kazanıyor, çünkü dikkatimizi asıl meselelerden çekip, böyle kof, içi boş polemiklere yönlendiriyorlar. Bizler de saf saf düşüyoruz bu tuzağa. Ya ne diyeyim şimdi, yani böyle oturup düşününce insanın canı sıkılıyor, biraz da hani boğazına bir yumruk oturmuş gibi oluyor.

Hani bir de şu var, ‘gençler böyle, yaşlılar şöyle’ diye genellemeler yapıyoruz ya, bu da ayrı bir komedi. Sanki her genç aynı şeyi düşünüyor, ya da her yaşlı insan aynı kalıba uyuyor. Yok öyle bir şey arkadaş. Benim yeğenim var, 20 yaşında, bazen konuşuyoruz, benden daha ‘eskici’, eski filmler, eski şarkılar falan takılıyor. Babam var, 70’lerinde, çatır çatır bilgisayar kullanıyor, sosyal medyada benden daha hızlı gelişmeleri takip ediyor, bazen haberleri ondan alıyorum, inanamazsınız yani. Bu ne şimdi? Hangi kuşağa sokacağız bunları? Bu etiketler, bu kutular, hepsi uydurma bence, tamamen uydurma, uyduruk şeyler.
Asıl sorunlar kimin çözmesi gerektiğini unutturuyorlar. İşte bu kilit nokta. Kutuplaşmış bir toplumda, kimse kimseyi dinlemez ki, nasıl çözüm bulacaksın? Herkes kendi haklılığına o kadar kilitlenmiş ki, diğerinin dediğini duymuyor bile. Kulaklık takmış gibi, sadece kendi şarkısını dinliyor, ama aslında ortada bir senfoni çalıyor da biz o notaları birleştiremiyoruz. Ya da neyse, senfoni de demeyeyim şimdi, senfoni deyince biraz ağır oluyor değil mi, daha çok böyle bir düğün alayı gibi, herkes kendi davulunu çalıyor, gürültü kopuyor ama kimse birbirini duymuyor. Kimse de çıkıp demiyor ki; ‘yahu bu davullar güzel de, biraz da horon tepelim bari’ gibi bir şey. Yok yani. Sadece gürültü. Sadece kakafoni.
Vallahi bilmiyorum, bu performans dediğimiz şey, hani sahneye çıkıp rol kesmek, bu kadar mı güzel geldi gözümüze? Gerçekten tartışmak, uzlaşmak, bir araya gelip çözüm üretmek bu kadar mı korkunç bir şey? Ben bazen düşünüyorum, bir sabah uyansak, bütün bu etiketler, bu ‘woke’, ‘boomer’ bilmem ne, hepsi silinmiş olsa. Sadece insanlar kalsak, hani öyle. Ne bileyim, belki de o zaman, gerçekten konuşabiliriz. Belki de o zaman, Tarçın’ı ararken gösterdiğimiz o ortak gayreti, toplumsal sorunlar için de gösterebiliriz.

Ama neyse, sanırım şu an için pek mümkün değil gibi. Ya da değil mi? Bilmiyorum. Zaten ne zaman mümkün oldu ki? Hep bir ayrım, hep bir düşmanlaştırma. Tarih kitapları da dolu bunlarla, hah bir de benim tarih bilgim çok da iyi değildir hani, ama gördüğümüz kadarından bile anlıyoruz ki insanlık, bu ‘ötekileştirme’ denen zımbırtıdan asla vazgeçmiyor. Vazgeçmeyecek de sanki. Ben bunu düşünüyorum da… Canım acıktı birden. Gidip bir tost yapsam iyi olacak, belki o zaman zihnim de biraz rahatlar, ne dersiniz












