Küresel Bunker Sendromu: Dünya, Ortak Geleceğe Güvenmek Yerine Neden Sığınaklara Yöneliyor?

Yahu bu nedir arkadaş? Sabah kalkıyorsun, ilk iş telefon… Ne görüyorsun? Yeni bir felaket daha. Yok iklim bilmem neyi, yok savaş çıktı çıkacak, yok ekonomi battı batacak, öteki taraftan pandemi geri dönüyor diyorlar falan. Sanki bütün dünya, böyle büyük bir gerilim filminin bitmek bilmeyen fragmanı gibi, üstelik fragmanı izlemeye de para ödüyorsun, tuhaf.
Hani böyle, ne bileyim, otobüs beklerken falan aklıma geliyor bu şeyler. Geçen gün markette sıradayım, önümdeki adamın arabası ağzına kadar dolu, ama öyle haftalık alışveriş gibi değil. On kilo pirinç, beş litrelik bidonlarda yağlar, konserve dağları… Belli ki stok yapıyor. Kendi kendime mırıldandım “noluyor ya, kıyamet senaryosu mu hazırlanıyor?” diye, adam ters ters baktı, yani belki de haklıdır, bilemiyorum.
Bakın adı üstünde, “Küresel Bunker Sendromu” demişler. Güzel tespit aslında, tam da bu. Eskiden hani bir sorun varsa, oturur konuşurduk, çözüm arardık, örgütlenirdik. “Hep birlikte ne yapabiliriz?” derdik. Şimdi? Şimdi sanki herkes kendi küçük adasına çekilme derdinde. Bir garip yalnızlık rüzgarı esiyor, okyanus değil, sanki çöl. Çatlak sesler, çatırtılar…
Bu korku nereden bulaştı bize böyle virüs gibi? Hayır, sadece son birkaç yılın meselesi de değil bu. Çocukluğumda bile, hani o nükleer savaş korkusu vardı, filmler falan… Şimdi çok daha karmaşık, değil mi? Eskiden düşman belliydi, nükleer bomba işte. Şimdi düşman kılıktan kılığa giriyor, her yerden fırlıyor. Gözle görülmeyen virüs de olabiliyor, kuruyan nehir de olabiliyor, senin komşunun kapısının önüne yığılan mülteci de olabiliyor, hatta kendi hükümetin bile, yani bazen güvenemiyorsun, ne yapacaksın şimdi?
Bir yanım diyor ki, “İnsan doğası bu Sefa, hayatta kalma içgüdüsü, anormal bir şey yok.” E tamam da, bu kadar bireyselleşince ne olacak? Bir felaket gelse, herkes kendi sığınağında mı yaşayacak? Bir sığınakta üç konserveyle ne kadar yaşanır ki? Üçüncü gün canın sıkılır, dördüncü gün pirinç lapası yemekten tiksinirsin, beşinci gün de… aman neyse.
Zaten sığınak dediğin ne? Beton yığını bir kuyu. Hadi kurdun kendine bir tane. İçine de istifledin her şeyi. Peki, elektrik? Su? Isınma? En önemlisi, insan? Konuşacak birileri yoksa, bu kadar şeyi niye yaptın? Hayatta kalmak sadece nefes almak demek mi? Değil tabii ki. Hani, bir sabah uyandım, çayım soğumuş, öyle bir hayata benziyor bu. Soğuk ve tatsız.

Kimseye güvenmiyor muyuz artık biz? Ne devlete ne bilime ne de birbirimize? Herkes en kötü senaryoyu kafasına mı yazdı? Hani bir zamanlar komşuluk vardı, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” falan derlerdi. Şimdi komşunun açlığı bırak, evinde ne yediğini merak bile etmiyoruz. Belki de yanılıyorumdur. Belki de herkes kendi derdinde olduğu için, başkasının derdini düşünmeye zamanı kalmıyordur. Öyle ya, faturalar, geçim derdi, çocuklar okuyacak mı, ne olacak… Zaten kafamız dolu, bir de dünyanın derdini mi sırtlanacağız?
Ama yok, ne alakası var şimdi! Bu başka bir şey. Bu bir teslimiyet hali. Bu, “çözemiyoruz, o zaman herkes kendi başının çaresine baksın” demek. Bu, kolektif sorumluluktan kaçış. Yani bir nevi, en kolayı bu, değil mi? Kapını kapat, perdeleri çek, dışarıda ne oluyorsa olsun. Ama öyle mi oluyor? Dışarıdaki problem gelip kapını çalmaz mı bir gün? Hadi çalmadı diyelim, o duvarların içinde sonsuza dek nasıl yaşayacaksın? Hele ki yalnızsan?
Bana göre bu durum, küresel sistemlere duyulan güvenin dibe vurduğunun acı bir göstergesi. Hani o büyük kurumlar, Birleşmiş Milletler, devletler, uluslararası anlaşmalar… Sanki hepsi kocaman birer süs eşyası gibi duruyor. Hiçbir şeyi çözemiyorlar mı? Yoksa çözmek mi istemiyorlar? Ya da vazgeçtim, öyle değil. Belki de o kadar büyük ki sorunlar, artık onların da eli kolu bağlı. Kim bilir. Kimi suçlayacağız şimdi? Sistem mi, siyasetçiler mi, biz mi? Hepimiz mi biraz, ne bileyim.
Bu bireysel kurtuluş mitleri, hani o Hollywood filmlerindeki gibi tek başına dünyayı kurtaran kahramanlar falan… Gerçek hayatta işlemiyor arkadaşlar, işlemiyor! O kahramanların da arkasında koca bir ordu, bir bilim insanı ekibi, hatta koca bir devlet var. Bizim sığınaklarımızda ne var? Birkaç konserve, belki bir tüfek, bir de bolca umutsuzluk. Ya da tam tersi, inatçı bir umut, kim bilir.

Bu arada, geçen markette o stok yapan adamdan sonra eve döndüm. Benim de içime bir kurt düştü, hani ne olur ne olmaz diye. Açtım dolapları, şöyle bir baktım. Ekmek var, peynir var, zeytin var, makarnanın dibi kalmış, neyse… Sonra düşündüm, bu kadar mı? Bizim sığınağımız da burası işte, bu küçük dairemiz. Ne kadar korur seni? Hiç. İşte o an dank etti, bu işin sonu yok.
Bizim asıl sığınağımız, birbirimize olan inancımız değil miydi aslında? Toplumsal bağlarımız, dayanışmamız? Bir araya geldiğimizde çözemeyeceğimiz hiçbir şey yok derdik. Hatırlar mısınız o zamanları? Ya da ben mi yaşlandım da öyle abartıyorum? Sanki eskiden daha bir umut vardı, değil mi? Şimdi hep bir “acaba” hali, bir soru işareti.
Bu kadar karamsarlık yeter mi? Bilmiyorum. Ama işte durum bu. Herkes kendi küçük sığınağını inşa etme telaşında, gıda stokluyor, en kötüye hazırlanıyor. Bu aslında dünyanın çıldırdığının, ya da daha doğrusu bizim çıldırdığımızın bir göstergesi. Çünkü dünya zaten çıldırmış. Biz de ona ayak uyduruyoruz, belki de bu en mantıklısı, ha?
Neyse, içimi döktüm işte. Bazen böyle yazmak iyi geliyor. Bu sığınaklar, yeni bir tür yalnızlığın habercisi mi? Belki de evet. Belki de değil. Belki de bu da bir evrim basamağıdır, sonra bir şekilde yeniden birleşiriz, kim bilir, insan dediğin yaratık kolay kolay pes etmez.

Şimdi mesela, oturduk kahvemizi içiyoruz, sen bu yazıyı okuyorsun, ben yazıyorum, falan filan. Bu bile bir tür sığınak değil mi? Bilgiye sığınmak, fikirlere sığınmak, ya da bir araya gelip dertleşmeye sığınmak. Belki de asıl mesele, o betondan sığınakları değil de, ruhumuza iyi gelecek başka sığınaklar inşa etmek. İnsanlık olarak buna ihtiyacımız var, hem de çok. Sanırım…
Aman, neyse. Daha fazla düşünmeyeyim şimdi. Kafam şişti zaten. Gidip bir çay koyayım en iyisi












