Mağduriyetin Küresel Pazarı: Dünya, Kendi Kurbanlarını Neden Yaratıyor?

Şimdi yani, kim kime dum duma dönen bu gezegende, kimin daha çok mağdur olduğu yarışının aslında vicdanla, dürüstlükle falan pek de alakası olmadığını konuşacağız. Belli ki… Yok ya ne alakası var şimdi. Herkesin derdi başka, ama nedense herkesin derdi en büyük, en acıtmış, en ‘ben mağdurum’ diye bağıran olmak. Bir tuhaflık yok mu sizce de? Sanki devasa bir sahnedeyiz, herkes elinde mikrofon, ‘Bakın ben ne çektim!’ diye feryat ediyor, ama aslında kimse kimseyi dinlemiyor gibi.
Geçenlerde, metroda giderken aklıma geldi. Hani o sıkışık saatlerde, herkesin yüzü bir karış, kendi derdine gömülmüş. Biri ayak parmağını ezse, anında bir mağduriyet hikayesi başlar, uzar gider. O an düşündüm; bu küresel mağduriyet furyası da aynı hesap mı? Dünya dediğin koca bir tiyatro sahnesi olmuş, en iyi acı çeken, en iyi kurban rolünü yapan alkışı kapıyor, sponsor buluyor, hani şey, dikkat çekiyor.
Acının Vitrini: Kim Daha Çok Üşüdü Yarışı?
Bakın, gerçek acı çekeni, gerçekten kurban olanı tenzih ederim. Allah kimseye göstermesin. Ama bu bambaşka bir şey. Bu bir ‘mağduriyet pazarı’. Resmen, vicdan dediğimiz o değerli, hani böyle hassas bir duyguyu alıp, ambalajlayıp, üzerine bir de fiyat etiketi yapıştırıp, sonra da satışa sunmuşlar gibi. En çarpıcı hikayeyi anlatan kazanıyor, en çok dikkat çeken, en çok ağlatan. E sonuç? Gerçek sorunlar ne oluyor peki? Onlar da bu gürültüde kaybolup gidiyor, hani o sahnenin kenarında kimsenin görmediği, tozu pası içinde kalmış, unutulmuş dekorlar gibi.
Şey, düşünsenize, bir problem var diyelim. Ortada kocaman bir yangın var. Ama biz yangını söndürmek yerine, ‘Ben bu yangında ne kadar yandım, benim canım ne kadar yandı’ yarışına giriyoruz. Hani ya, komik değil mi? Ya da trajik mi desem. Bilmiyorum ki. Belki de ikisi birden, böyle buruk bir kahve tadı gibi.

Herkesin kendi hikayesi var tabii ki, kimsenin canı yanmasa falan filan diyecek halim yok. Ama sanki bir yerden sonra, bu sürekli ‘ben mağdurum’ demenin, hatta bunu bir kimlik haline getirmenin, bizi sadece kendi içimize kilitlemediği gibi, dışarıya karşı da bir nevi kalkan oluşturduğunu düşünüyorum. Yani, ‘ben zaten mağdurum, o yüzden beni eleştiremezsin, bana hesap soramazsın’ gibi bir durum bu.
Kurban Rolünün Konforu ya da Ne Diyeyim?
Kurban olmak, bazen şaşırtıcı bir şekilde, hani o bildiğin konforlu bir battaniye gibi sarıp sarmalıyor insanı. Sorumluluklardan muaf tutuyor, eleştirilerden koruyor, hatta bazen özel bir ilgi ve sempatiyle ödüllendiriyor. Kim istemez ki bazen biraz ilgi, biraz şefkat? Ama ne zaman ki bu durum bir stratejiye dönüşüyor, bir ‘kader’ olmaktan çıkıp ‘tercih’ haline gelmeye başlıyor, işte o zaman işler karışıyor. Gerçek kurbanların sesi de bu kargaşada kaybolup gidiyor maalesef.
Mesela, hatırlıyorum, çocukken bisikletten düşmüştüm. Dizim kanıyordu. Annem gelip sarmıştı, ‘vah vah’ demişti. O an, o acının verdiği şefkat hoşuma gitmişti tabii. Ama şimdi bu durumun küresel boyutta yaşandığını düşünün. Herkes düşmüş, herkesin dizinde kan var, ama herkes kendi dizinin ne kadar kanadığıyla övünüyor. Ya da vazgeçtim, övünmek değil, daha çok ‘benimki daha acıdı’ der gibi. Neyse… Ama neyse…
Peki bu kısır döngü nereye varacak? Sürekli yeni kurbanlar yaratan, eski kurbanları unutturan, sonra yenilerini parlatıp yine unutturan bir sistem bu. Hani şey gibi, modası geçmiş bir kıyafeti dolaptan çıkarıp tekrar giymek gibi. Bir bakıyorsun, dünya bir konuda mağduriyet naraları atarken, başka bir köşede bambaşka bir mağduriyet tohumları ekiliyor, bir nevi geleceğin kurbanları yetiştiriliyor sanki. Yani, ‘bugün benim yanımda durun, yarın ben sizin yanınızda dururum’ gibi bir vicdan takası mı bu??

Peki Çözüm Ne? Var mı ki Bir Çözüm?
Vallahi, çözüm ne derseniz, ben de bilmiyorum ki tam olarak. Keşke bilsem, zaten burada böyle dert yanmazdık herhalde. Belki de bu kadar ‘ben, ben, ben’ demekten vazgeçip, biraz da ‘biz’ diyebilmekten geçiyordur. Ya da hani o mağduriyetin vitrinine yatırım yapmak yerine, gerçekten sorunun köküne inmeye çalışmaktan. Bu biraz zor tabii, çünkü mağduriyetin getirisi bazen çok daha cazip olabiliyor, hem de anlık, hemen elden. Uzun vadeli, yorucu çözümler kimin umrunda ki bu hız çağında? Kim uğraşacak şimdi o kadar!
Aslında tam tersi, belki de tüm bu mağduriyet anlatıları, en derinlerde yatan o insanlık hallerini, çaresizlikleri, hani o içimizdeki boşluğu doldurmaya çalışmanın bir yolu, kim bilir. Herkes bir şeylere tutunmak istiyor, bir kimlik edinmek, bir yere ait olmak. E mağduriyet de güçlü bir kimlik işte, toplayıcı, birleştirici, en azından bir süreliğine… Ama sonra ne oluyor? Sonra da bakıyoruz, etrafımız bir sürü küçük mağduriyet adacığına dönüşmüş, aralarında köprü yok, iletişim yok, sadece kendi adacıklarının sesini duyuyorlar. Ne alaka şimdi!!?
Neyse, konuyu dağıtmayayım. Ya da dağıtayım, ne fark eder ki zaten. Demek istediğim, bu ‘mağduriyet ticareti’ denilen şey, bizi gerçekten daha iyi bir yere götürmüyor. Sadece daha çok kutuplaştırıyor, daha çok ‘biz’ ve ‘onlar’ yaratıyor, daha çok ayrıştırıyor. Ve en acısı da, gerçek mağdurların sesini kısıyor, onların acısını değersizleştiriyor. Bu mudur yani bizim modern dünya anlayışımız? Sadece bu mu kalmış elimizde, acıyı alıp satmak mı?

Bazen düşünüyorum, belki de bu bir oyun. Büyük bir oyun. Ve biz, saf saf bu oyunun içinde oradan oraya savruluyoruz. Kimin kuralları koyduğu, kimin kazandığı falan da belli değil. Sadece sürekli yeni kurbanlar üretiyor, sonra da o kurbanları kullanarak kendine bir şeyler devşiren bir sistem var ortada. Böyle garip, tuhaf bir his. Soğumuş çay tadındaki gerçekler gibi.
Daha ne konuşayım ki, söyleyecek çok şey var da neye yarar. Kim dinleyecek ki. Hadi, ben gidip bir çay koyayım en iyisi.












