Bakırın Laneti: Akıllı Cihazların Gizli Bedeli

Elimdeki bu son model telefon, hani diyoruz ya “akıllı telefon” diye, aslında ne kadar aptalca bir şey biliyor musunuz? Ya da durun, aptalca demek doğru mu? Belki de biz aptalızdır, bu kadar basit bir şeyi –bir ekranı, birkaç entegre devreyi– hayatımızın merkezi yaparken arka planda dönenleri hiç mi hiç umursamadığımız için. Geçen gün, hani böyle kahvemi yudumluyorum, ekranı kaydırırken falan, aklıma düştü, bu aletin içinde ne var şimdi? Nereden geldi bu parlayan, titreyen, her şeyi bilen minik şey?
Kafamda deli sorular yani. Bakır… İşte o, işin en pis tarafı. Yani hani, bakır deyip geçme, bu sadece bizim prize taktığımız kablolarda değil ki. Telefonun içinde, bilgisayarın kalbinde, her yerde, resmen her yerde bu kızıl metal var. Ve o bakır, o minicik parçacık, dünyanın bir yerinde devasa çukurlar açtırıyor, dağları deldiriyor, nehirleri zehirliyor, biliyor musun? Bildiğin zehirliyor ya. Bir düşünün, sırf biz birkaç piksel daha net görelim, uygulamalar daha hızlı açılsın diye… saçmalık. resmen saçmalık!
Benim geçenlerde bir belgesel izledim, aman Tanrım! Yemin ederim izlemez olaydım, o kadar kötü hissettim ki kendimi. O madenlerde çalışan insanlar… Çocuklar var ya, çocukları görüyor insan. Toprakta elleriyle kazıyorlar, ciğerleri toz duman, ömürleri kısa, gelecekleri yok. Biz burada Wi-Fi hızımızdan şikayet ediyoruz, Instagram’da yeni filtre arıyoruz – ama onlar o metal için can veriyorlar, resmen ölüme çalışıyorlar. Bu adil mi şimdi? Şey, ya da adil olup olmaması önemli mi ki zaten bu kadar büyümüş bir sistemde, değil mi? Bilmiyorum. Düşündükçe daha da batıyorum konuya. Beynim yanıyor resmen.

Hani şu “akıllı” lafı var ya, asıl buna takılıyorum ben. Ne kadar zeki olursa olsun bu cihazlar, üretimi bu kadar aptalca, bu kadar yıkıcıyken buna nasıl “akıllı” diyebiliyoruz? Düşünsenize, bir uygulama yazıyoruz, saatlerce debug ediyoruz, ufacık bir hatayı bulmak için uykusuz kalıyoruz, tüm mühendislik bilgimizi konuşturuyoruz. Ama o uygulamanın çalıştığı cihazın kendisi, gezegen için dev bir aptallık abidesi, ekolojik bir felaket. Bu ikilem, bu çelişki… bazen gerçekten çıldırtıyor beni. Yazılımcıyım ben, severim teknolojiyi, yeni çıkan her cihazı incelemeyi, kurcalamayı, ama bir yandan da bu işin gerçek yüzü midemi bulandırıyor. Apple’ın yeni bilmem ne modelini alırken ne kadar “çevre dostu” dediklerini duyunca gülüyorum, ya da ağlıyorum belki, bilmiyorum tam olarak hissimi… Komik bir yalan sanki.
Geçen markette sıra beklerken aklıma geldi, hani şu kasadaki barkod okuyucunun sesi var ya, bip, bip, bip. O ses bana bazen madenlerdeki dinamit sesini hatırlatıyor, patlamalar, yıkımlar… Biraz abarttım belki ama çağrışım işte, ne yaparsın. Neyse, konuyu dağıtmayayım şimdi. Asıl mesele, bu cihazlar elimize ulaştığında hikaye bitmiyor ki. Bitse bari, bir nebze rahatlarız. Ama yok, bitmiyor.
Çünkü ömrünü tamamlayınca ne oluyor? Hop, e-atık yığınına dönüşüyor. Devasa dağlar, hani o telefonunuza yüklediğiniz duvar kağıdındaki o yemyeşil dağlar varya, işte o dağlar elektronik çöpe dönüşüyor. Afrika’nın bir yerinde, Asya’nın bir köşesinde, çocuklar yine o çöplerin içinde değerli metalleri ayrıştırmaya çalışıyor, asit kokuları içinde, soludukları her nefesle ölüme bir adım daha yaklaşıyorlar. Ve biz, o sırada, telefonumuzun şarjı azaldı diye strese giriyoruz. Gerçekten mi ya, bu kadar mı koptuk dünyadan, kendimizden, insandan?
Hani bir de şu planlı eskitme mevzusu var. Yazılımcı olarak biliyorum ben bu işleri. Yeni telefon çıktığında eski telefonun bir anda yavaşlaması, pilinin çabuk bitmesi, güncellemeleri almaması… Bunlar tesadüf mü sanıyorsunuz? Yoo, değil! Adamlar bilerek yapıyorlar. Tüket, tüket, tüket. Her sene yenisini al. Her sene daha fazlasını iste. Ama ne için, niçin? Bir önceki modelde yapamadığın neyi yapacaksın bu yenisinde? Sosyal medyada daha mı iyi vakit geçireceksin? Ya da daha mı “akıllı” hissedeceksin kendini? Çok komik, gerçekten, çok komik!

Bazen düşünüyorum, acaba bu teknolojiye tamamen sırt çevirsek mi? Bir daha hiç akıllı telefon kullanmasak, bilgisayar açmasak… Ama ne mümkün! İşimiz gücümüz bu. Hayatımız tamamen buna entegre olmuş. Eskiden cep telefonu bile yoktu, ne güzeldi be. Hani arayan da arandığında da direkt bulurdu falan. Ama o da başka bir çağmış şimdi. Kim dönebilir ki oraya şimdi? Kim dönebilir ki şimdi? Yok ya, ne alaka şimdi, saçmaladım iyice.
Neyse, yani diyeceğim o ki, cebimizdeki bu “akıllı” denen şeylerin bir de gizli bir bedeli var. Ve bu bedel, sadece bizim banka hesabımızdan çıkan parayla ödenmiyor. Toprağın canıyla, madencilerin alın teriyle, o çocukların çöp yığınlarındaki gelecekleriyle ödeniyor. Ve bu fatura, gitgide kabarıyor, hem de öyle bir kabarıyor ki…
Ha bir de geçenlerde okudum, bu cihazları geri dönüştürmek de öyle sandığımız gibi kolay değilmiş. Yok içindeki nadir toprak elementleri, yok kimyasallar… Hani böyle reklam filmlerinde gösterirler ya, pırıl pırıl tesisler, her şey geri dönüşür falan. Yalan! Çoğu ya yakılıyor ya da öylece bir yere yığılıyor. Aman, kimin umurunda zaten, değil mi?
Biz yazılımcılar olarak, bu döngünün neresindeyiz peki? Bizler de birer dişli miyiz bu çarkta? Üretilen her uygulamayla, her yeni özellik talebiyle bu tüketim çılgınlığını körüklüyor muyuz? Körüklemiyoruzdur herhalde ya, hani biz sadece yazıyoruz, o kadar. Ama neyse…
Hani bu kadar laf ettim, peki çözüm ne? Bilmiyorum. Bilmiyorum gerçekten. Daha az tüketmek mi? Daha az üretmek mi? Daha bilinçli olmak mı? Belki de hepsi. Belki de hiçbir şey yapamayız. Belki de bu, insanlığın sonunu getirecek kendi icadı bir lanettir. Bakırın laneti. Çok derin konular bunlar. İnsan düşününce iyice daralıyor. Gidip bir çay koyayım en iyisi.













