Dünya Sahnesinin Yeni Kuklacıları: Seçilmemiş Güçler, Egemenliği Nasıl Ele Geçirdi?

Şimdi bir düşünelim hani bu ‘demokrasi’ denen şey var ya ne kadar da komik duruyor bazen değil mi ya da şey gibi sanki hani böyle düğünlerde falan olur ya o tahtalar vardır ahşap standlar böyle üstünde iki kuş falan filan yazar ‘gelin ve damat’ işte ona benzemiyor mu biraz da bu ulus-devlet muhabbeti ha ne dersin aslında var ya sadece bir vitrin sadece bir gösteri yani öyle koca koca binalar o meclisler falan filan hepsi… Bilmiyorum işte öyle bir şeyler sanki sahnedeki figüranlar gibi, kostümleri giymiş, ezberlenmiş replikleri fısıldıyorlar da asıl oyun başka yerde dönüyor bambaşka bir yerde hem de gözümüzün önünde ama biz göremiyoruz çünkü meşgulüz işte kendi küçük dertlerimizle ay fatura mı geldi, şu dizinin yeni bölümü çıkmış mı, bilmem ne?
Nereden geldi bu aklıma geçen markette kasa sırasında beklerken işte -hani o uzun sıralar olur ya tam da böyle düşünmeye mecbursun kimseyle konuşamıyorsun falan filan- orada aklıma düştü, elimde bir paket dondurma vardı o sırada eriyor muydu ne, neyse. İşte o anda düşündüm hani bu bizim ‘seçilmiş’ dediğimiz liderler falan var ya bunlar gerçekten karar veriyor mu yoksa arkada başka birileri mi var ipi çeken böyle görünmez usta bir kuklacı ustası hatta bir sürü kuklacı, kalabalık bir ekip yani öyle bir kişi falan da değil tek adamcı bir iş değil bu.
Veri imparatorları. Teknoloji devleri. Küresel sermaye. Bunlar varya, bunlar, hani şu ‘hesap sorulamaz’ dediklerimiz, seçtiğimiz hiçbir sandıkta adı geçmeyen, oylamadığımız, bilmediğimiz yüzler. İşte asıl mesele burada, bu adamlar -kadınlar da olabilir tabi canım cinsiyetçi olmayalım şimdi- ne yapıyor biliyor musun? Sınırları aşan bir etki ağı kurmuşlar, böyle örümcek ağı gibi ama bayağı büyük bir ağ, dünyanın her yerine uzanan hem de. Ve bu ağla politikayı, ekonomiyi, hatta bizim mahalledeki kahvedeki değerleri bile yeniden şekillendiriyorlar, sessizce, sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi.

Hatırlıyorum, küçükken bir kez amcamın evinde eski bir radyo vardı böyle kurmalı falan hani. Oradan sesler gelirdi ama kimin konuştuğunu bilmezdik, bilmezdin yani. Bazen de öyle cızırtılar olurdu araya başka bir kanaldan bir şeyler karışırdı. İşte dünya siyaseti de biraz öyle oldu sanki artık, bir cızırtı var, bir şeyler duyuyoruz ama o arka plandaki ana frekansı kimin ayarladığını çözemiyoruz bir türlü.
Bana göre öyle yani. Demokratik sandığımız yapılar sadece birer vitrin. Vitrin diyorum çünkü dışarıdan bakınca her şey şıkır şıkır, mankenler güzel giyinmiş, ışıklandırma süper ama içeri giriyorsun ne alaka ya? O mankenler sadece cansız birer heykel. Asıl üretim arkada bambaşka bir yerde, bambaşka kurallarla dönüyor, dönüyor da dönüyor, başımız dönüyor bizimde. Ha bir de mesela şey, geçen markette rafta bir ürün gördüm böyle çok pahalı falan. Dedim bu ne şimdi, ne ara bu kadar arttı fiyatı, sonra düşündüm belki de bu da o büyük oyunun bir parçasıdır kim bilir, aman neyse şimdi o kadar da komplo teorisyeni olmayalım, ama insan düşünmeden edemiyor ki.
Seçilmemiş CEO’lar, hani bu teknoloji devlerinin başındaki adamlar var ya, ya da işte o büyük bankaların tepesindekiler, o ‘süper zenginler’ denilen tayfa. Bunlar öyle bildiğin iş adamı falan değil artık. Bunlar yeni dünya düzeninin fiili yöneticileri, yani resmiyette değil ama pratikte öyle. Bir sabah uyanıyorsun bakıyorsun sosyal medya akışında bambaşka bir değer pompalanıyor, bambaşka bir ‘doğru’ dayatılıyor sana. Kim karar veriyor buna? Kimin toplantısından çıktı bu ‘yeni normal’ denen şey? Bizim sandıktan çıkan vekilimiz mi? Yok canım, güldürme beni.
Gücün sessizce el değiştirdiği bir dönemden geçiyoruz diyenler var. Ya da geçtik mi acaba? Belki de çoktan bitti bu el değiştirme süreci ve biz sadece yeni düzenin sessiz seyircileriyiz. Bilmiyorum artık. Belki de ben fazla karamsarım, ama öyle içimden geliyor. Hani bazen bir şeye inanırsın ama sonra bir bakarsın, her şey alt üst olmuş, hiçbir şey eskisi gibi değil. İşte öyle bir his. Bir de şey var, bu veri meselesi. Hani biz her tıkımızı, her aramamızı, her ‘like’ımızı bir yerlere kaydediyorlar ya. Sandık kağıtları bile bu kadar önemli değil artık, asıl o datalar var ya, o datalar, o bilgiden oluşan o devasa okyanus, işte o onların asıl hazinesi.

Bir de şey var, bu muhalif olmak falan, eleştirel durmak hani. Ya bazen gerçekten yoruluyorum, içimden geliyor böyle ‘bırak gitsin ya, zaten ne yapsak boş’ demek. Ama sonra diyorum ki Sefa, olmaz öyle şey! Susmak da bir onaydır. Ya da şey mi aslında? Hani, ne fark eder ki? Zaten onlar o kadar büyük bir çark ki bizim sesimiz onlara anca böyle vız gelir tırıs gider, öyle değil mi?
Neyse, konuyu dağıtmayayım ama hani, tam da oradaydık. Gücün el değiştirmesi. Ve bu el değiştirmeyi de kimse sorgulamıyor, sorgulayamıyor çünkü görünürde bir suçlu yok. Yani, hani bir bakanı istifaya zorlarsın falan, ya da bir partiyi eleştirirsin, eyvallah. Ama bir küresel sermaye fonunu nasıl eleştireceksin ya da bir yapay zeka algoritmasının aldığı kararı nasıl yargılayacaksın? Mahkemeye mi vereceksin? Gülünç olurdu. Böyle hani adalet heykeli var ya gözü bağlı, terazisi var elinde. İşte o heykelin göz bağını açsak bile göremez artık bu yeni kuklacıları, o kadar görünmezler.
Ya da şöyle diyelim, hani eskiden padişahların falan böyle vezirleri falan olurdu ya, onlar da çok güçlüydü. Ama en azından bir ‘padişah’ vardı en tepede, bir figür vardı yani. Şimdi o figür de yok, sadece böyle anonim, kocaman şirketler var, logosu var ama suratı yok, sesi var ama ağzı yok. Ne diyorduk? Küresel kukla tiyatrosu. İşte bu. Perde açık ama oyuncuların birçoğu sahne arkasında, hatta belki de sahnede bile değiller, sadece ışıkçı odasından düğmelere basıyorlar. Ve biz, seyirci, oturmuşuz patlamış mısırımızı yiyoruz, elimizdeki o dandik biletle, ne zaman bitecek bu oyun kim bilir.

Aslında bir yandan da hak veriyor insan bazılarına, hani bu kadar büyük bir gücü elinde tutanlar neden kullanmasın ki? İnsan doğası bu, iktidar tatlıdır. Ama işte o “demokrasi” lafı varya, o içimi kemiriyor. Eğer her şey baştan sona bir illüzyonsa, o zaman bizim bu seçme çabalarımız, mitinglere gidişlerimiz, oylarımız, hepsi, hepsi koca bir yalan mı oluyor?
Bazen düşünüyorum acaba diyorum, hani gerçekten mi bu kadar çaresiziz ya da işte bu kadar mı körüz? Yoksa bilerek mi görmüyoruz? Daha rahat mı ediyoruz bu şekilde? Kim bilir. Belki de bu soruların cevabı da zaten o kuklacıların elindedir, belki onlar bile bizi bu sorgulamaya iten mekanizmaları önceden kurmuşlardır… Aman neyse gidip bir çay koyayım en iyisi soğudu herhalde.












