Akıllı Ev, Aptal Savunma: IoT’nin Kapısı Kime Açık?

Şimdi yine kim uğraşacak bu IoT mevzularıyla değil mi, biliyorum ama, yani, bazen insan sinir oluyor bu duruma. Oturmuşsun evinde kahveni içiyorsun – bu arada kahve makinesi de akıllı biliyorsunuz, işte o bile başlı başına bir hikâye, ben size geçen günkü o firmware güncellemesi meselesini anlatsam var ya, sabaha kadar bitmez o kadar saçma bir şeydi ki neyse konumuz bu değil şimdi – rahatsın falan derken, bir yandan da kafanın içinde tilkiler dönüyor, acaba buzdolabı beni dinliyor mu?
Kapı kilidi mesela, şahane bir buluş, anahtar derdi yok, parmak iziyle açılıyor, mis gibi. Ama o kilit, hani, o çok güvendiğimiz cihaz, o da internete bağlı değil mi? Ee, nereye bağlı peki? Kimin sunucusuna? Amerika’daki bir start-up’ın mı, Çin’deki bir devlet şirketinin mi, ya da belki de geçenlerde batmış bir firmanın atıl kalmış sunucularına mı bilinmiyor bile öyle havada kalan veri çok oluyor ha. Kim bakıyor o verilere? Senin evden ne zaman çıktığına, ne zaman girdiğine; misafirlerin kim, çocukların hangi saatte eve geliyor. Hani biz mahremiyet diyorduk, gizlilik falan filan. Ne oldu onlara şimdi, hepsi buhar oldu gitti anlaşılan.
Düşünsene, sabah uyanıyorsun, termostat odanın sıcaklığını ayarlamış, ışıklar yavaşça açılıyor, müzik başlıyor, her şey otomatik, konforun dibine vurmuşsun. Harika değil mi? Tabii ki harika, inkâr edemem ben de severim bu tür lüksleri, kim sevmez ki zaten, ben teknoloji manyağı bir adamım. Ama bu konforun bir bedeli var mıydı yoksa bu iş bedava mıydı ya da öyle mi sanıyoruz işte asıl mesele burası. O termostat senin uyku düzenini biliyor, ışıkların açılma saatleri senin kalkış saatlerini, müzik tercihin senin ruh halini, her şeyi. Bunların hepsi koca bir veri bulutunda, bir yerlerde birikiyor, depolanıyor, işleniyor.
İyi de kim işliyor bunları? Reklam şirketleri mi? Tamam, anladık. Ama ya daha fazlası? Ya birileri senin evde olmadığını bilip, o kilit sistemindeki zafiyeti kullanmaya kalksa. Geçen sene bir güvenlik firması akıllı kapı kilitlerini test etti sonuçlar hiç hoş değildi, biliyor musunuz? Hani dedim ya ben incelemeleri severim diye işte bu yüzden içleri dışları ne haltlar yediği belli olsun diye. Çoğu, öyle basit açıklarla hacklenebiliyor ki, yani lise öğrencisi bile yapabilir. Şey, hatta belki ortaokul. Komik, değil mi? Güvenli ev diye para veriyorsun, aslında kale kapısını farelere emanet ediyorsun resmen.
Buzdolabı Ağzı Konuşmaz mı? Konuşur!
Şaka yapmıyorum, buzdolabı. Benimkinde bir kamera var, içine bakıp alışveriş listesi yapabiliyor. Kulağa müthiş geliyor. Geçenlerde bizim komşu, Memduh Bey, ya da vazgeçtim o değil, arkadaşım işte. Geçenlerde onun başına geldi, buzdolabından alınan veriler yüzünden – evet evet buzdolabından, ben de ilk duyduğumda şok oldum, ne alakası var dedim – o veri sızıntısında evdeki gıda alışkanlıkları, ne bileyim, kaç kilo et tükettiği falan dışarı sızmış. Sonra ne oldu? Hedefli reklam bombardımanı. Tamam, sadece reklam, ne olacak ki diyebilirsiniz. Ama bu bir kapı, açılınca neler gelmez ki. Bugün buzdolabım ne yediğimi ifşa etti yarın başka bir şey, sonra evimin içini, mahremimi. Kim dur diyecek buna?

Yani ne bileyim, bazen düşünüyorum, hani biz hep “data is the new oil” falan diyoruz ya, bu resmen “data is the new open door” olmuş. Kapımız açık. Hem de öyle her gelene değil, her geçene, hani siber suçlu mu, istihbaratçı mı, yoksa sadece meraklı bir çocuk mu, ne fark eder? Hepsi içeride. Ben mi abartıyorum? Belki de. Ama bu kadar teknolojiyle iç içeyken, biraz paranoyak olmak da lazım bence. Hatta çok fazla. Çünkü bu şirketler o kadar hızlı ürün çıkarıyorlar ki güvenlik testlerine, düzgün sertifikasyonlara falan zaman kalmıyor, çoğu zaman ya da geçiştiriyorlar.
Geçen hafta markette sıra beklerken, yanımda yaşlı bir teyze vardı, cebinden akıllı telefonunu çıkardı, bir şeyler yapmaya çalışıyor ama beceremiyor, bocalıyor. Ben de düşündüm, bu teyze akıllı ev kullanır mı hiç? Muhtemelen hayır. Ama benim gibi teknolojinin göbeğindeki insanlar olarak biz, bu teyzelerin de güvenliğini düşünmek zorundayız aslında. Yani herkesin. Çünkü bir yerden sızan veri, bir şekilde hepimizi etkiliyor, domino etkisi gibi, biliyorsunuz. Ben biliyorum mesela, sistemler arası entegrasyon ne demek, bir zafiyet diğerine nasıl sıçrar, hepsi birbiriyle bağlantılı.
Ya şu güvenlik kameraları… Dışarıdan bakınca harika, evini uzaktan izliyorsun, çocuğun okuldan geldi mi, kedi ne yapıyor falan. Ama o kameraların çoğu fabrika ayarlarında kalmış şifrelerle duruyor ya da çok basit, kolay tahmin edilebilir şifrelerle. Geçen yıl global bir haber sitesinde yayınlandı, canlı canlı yayın yapan binlerce akıllı kamera görüntüsü vardı, kimisi bebek odası, kimisi salon, insanlar oturmuş televizyon izliyor, uyuyor… Ne alaka şimdi!!? Resmen mahremiyet ihlali, resmen ayıp. Ve bunu kim yaptı, derseniz, hayır, büyük bir hacker grubu değil, basit tarayıcılar, yani o kameraların zayıf noktalarını arayan programlar yüzünden.
Sadece Donanım mı, Yazılım mı Yoksa İkisi Birden mi?
Yazılımcı olduğum için biliyorum, bu iş sadece donanımla bitmiyor. Hani o cihazlar var ya, buzdolabı, kilit, kamera… Onların içinde çalışan bir yazılım var. Ve o yazılım ne kadar iyi kodlanmış? Ne kadar sık güncelleniyor? Peki, bu güncellemeleri kaç kişi yapıyor? Ya da şöyle diyeyim, kaçı gerçekten ciddi bir güvenlik uzmanı tarafından inceleniyor, test ediliyor? Çoğu zaman küçük firmalar, üç beş kuruşluk ürün satıyorlar, sonra bir iki güncelleme yapıp bırakıyorlar. Ee, sonra ne oluyor? Ürün ömrünü tamamlamasa bile yazılım desteği bitiyor, ürün bir güvenlik deliği olarak kalakalıyor.

Bir de şu var tabii, hani bu firmalar verileri alıyorlar, “anonimleştiriyoruz” diyorlar. Gerçekten anonimleşiyor mu? Geçenlerde bir araştırma okudum, öyle anonimleştirilmiş veri setlerinden bile kişinin kimliğini tespit etmek artık o kadar zor değilmiş. Hatta kolaylaştı. Hani evde film izlerken yediğin patlamış mısırın türüne kadar bile veri analizi yapabilirler artık, belki biraz abartıyorum ama, ne bileyim, her şey olabilir bu devirde. Teknoloji geliştikçe tehlikeler de aynı hızla gelişiyor, hatta daha hızlı. Evrenin sırrı gibi değil ama, soğumuş çay tadındaki gerçekler bunlar.
Eskiden evler kaleydi, kapıyı kilitlersin, pencereyi kapatırsın, güvendesin. Şimdi ne oluyor? Kapının kilidi akıllı, pencerenin sensörü akıllı, perdeler bile akıllı. Her yer sensör, her yer mikrofon, her yer kamera. Sanki kendi kendimizi devasa bir gözetim ağına teslim etmişiz gibi. Ve bu gözetim ağının kontrolü bizde değil. Kimde peki? İşte o büyük soru işareti.
Hani bir de şu var, bu cihazları üreten firmalar yarın batsa ne olacak? Düşündünüz mü? O zaman o cihazlar ne güncellemeyle ne destekle kalır, öylece ortada kalır, birer zombi gibi. Ve güvenlik zafiyetleri de olduğu gibi durur. Belki de haklılardır, bu işler böyle yürür, teknoloji işte. Aman, kimin umurunda diyeceğim ama, umurumda. Benim umurumda. Çünkü ben bir yazılımcıyım, bu işin içindenim, yani neyin ne kadar kolay sızdırılabileceğini çok iyi biliyorum. Korkuyorum bazen, gerçekten.

Bir çözüm var mı? Tamamen vazgeçmek mi? Saçma, yani, geri dönemeyiz o kadar da değil. Ama daha bilinçli olmak, ürün seçerken daha dikkatli olmak, firmanın güvenilirliğini, yazılım desteğini sorgulamak lazım. Her akıllı ev ürününe atlamamak gerekiyor. Hani öyle, “Aa, bu da mı akıllı olmuş, alayım!” diye değil. biraz araştırmacı ruhlu olmak şart oldu yani. En azından Memduh Biçer olarak ben böyle düşünüyorum.
Neyse. Gidip bir çay koyayım en iyisi. Benim kettle da akıllı değil neyse ki…













