Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron

Tek Tüccar, Bin Uygulama: Dijital Agora’nın Kapalı Kapıları

26 Mart 2026 • 08:00 MEMDUH BİÇER 24

Tek Tüccar, Bin Uygulama: Dijital Agora’nın Kapalı Kapıları

Nereden başlasam şimdi… Hani bazen akşam yemeği yapmaya kalkışırsın da buzdolabında sadece yumurta ve biraz bayat kaşar peyniri bulursun ya, işte bu mobil uygulama işi de tam olarak öyle bir şeye dönüştü sanki. Koca koca devler var, “gelin, biz size bir koca mutfak kurduk, istediğiniz yemeği yapın” diyorlar ama kapıdan girişte tüm malzemeleri bizden alacaksınız, üstüne bir de kiranın çeyreğini peşin ödeyeceksiniz, hatta ocağın düğmesini çevirirken bile bizden izin alacaksınız falan. Ne anladım ben bu işten şimdi?

Bakın, bizim gibi kod yazan, bir şeyleri hayata geçirmek için gecesini gündüzüne katan adamlar için bu resmen bir kabus. Daha geçenlerde bir arkadaş, hani şu benim eski stajyerlerden Kaan var ya, deli gibi bir AR uygulaması yapmış, bayağı da inovatif bir şey hani, düşünsene evde mobilya deniyorsun sanal olarak, duvar boyuyorsun falan. Aylarca uğraştı çocuk, kan ter içinde kaldı. Neyse, yolladı başvurusunu bizim bu sözüm ona ‘kapıları açık’ mağazalardan birine, bir hafta sonra ret geldi. Nedenmiş? “Bizim temel felsefemize uymuyor.” Ne alaka şimdi ya, bildiğin artırılmış gerçeklik işte, neyin felsefesi? Tamam, anladık güvenlik önemli, kötü niyetli yazılımları ayıklamanız lazım, bunlar eyvallah da; bu durum, tamamen tek bir firmanın keyfine kalmış bir sansür mekanizmasına dönüşmüyor mu? Düşünsenize, bir matbaa var ve o matbaa sadece kendi beğendiği kitapları basıyor, diğerlerini “felsefemize uymuyor” diye çöpe atıyor, dünya ne kadar zengin olurdu böylece?

Ya da, daha da kötüsü, “bizimkine çok benziyor” diyorlar. Hani adamlar kendileri o alanda bir şey yapmaya karar verdi mi, senin fikrin anında çalıntıya dönüşüyor ya da engelleniyor. Bu düpedüz rekabeti baltalamak değil mi, neydi o meşhur kelime, oligopol müydü, tekel miydi, neyse… Artık iyice iç içe girdi kavramlar, benim kafam da şey oldu. Eskiden bir şey yaparsın, pazarın dinamiklerine bırakırsın kendini. Tutarsa tutar, tutmazsa bir sonraki projenin peşine düşersin. Şimdi ise pazar diye bir şey kalmamış, tek bir kapı var ve o kapıda, hani o kasıntı gişeci durur ya, aynen öyle, sana tepeden bakıyor.

Bu arada, geçen benim o eski iPhone 7’nin şarjı yine bir tuhaf olmaya başladı. Neyse, dedim “yeni telefon alayım bari,” baktım, hepsi birbirine benziyor, özellikleri de aşağı yukarı aynı. Fiyatlar desen almış başını gitmiş, resmen bir şey… Hani o eski günler, yeni bir telefon çıktığında “vaaay!” derdik, ne bileyim kızaklı telefonlar, çevirmeli kameralar falan. Şimdi hepsi aynı dikdörtgen kutu, içinde de aynı mağazalar, aynı kurallar. Sıkıcı, çok sıkıcı. İnovasyon diye bağıran adamların kendileri yeniliği boğuyor resmen. Paradoks değil de ne bu?

Yok ya, inovasyon değil bu. Dijital feodalizm bu. Net. Toprak ağaları gibi, sana bir parça toprak veriyorlar, “ek biç, çalış, kazan” diyorlar. Ama toprağın mülkiyeti onlarda, ne ekeceğine de onlar karar veriyor, ektiğinin de üçte birini hatta yarısını vergi olarak alıyorlar. Üstüne bir de “bize teşekkür etmelisin” diye dayatıyorlar. Ne yani şimdi, ben yazılımcı olarak kendi emeğimle, kendi beynimle bir değer yaratacağım ama bu değerin aslan payını alakasız bir aracıya, hani o sadece kapıyı açıp kapayan adama mı vereceğim? Saçmalık bu, başka bir şey değil.

A digital feudal lord sitting on a throne made of smartphones and tablets, looking down upon tiny figures of developers toiling in fields of code, all enclosed within a walled garden.

Bir de hani şu ‘güvenlik’ kartı var ya, sürekli onu oynuyorlar. Tamam, siber güvenlik önemli, tabii ki. Kimse gidip telefonuna virüs girmesini istemez. Ama bu bahane değil ki. Bankalar bile, hani o paranı emanet ettiğin kurumlar, kendi uygulamalarını direkt web sitelerinden indirme imkanı sunuyor. Neden? Çünkü regülasyonlar var, rekabet var, seçme özgürlüğü var. Neden bu mobil uygulama ekosistemi için geçerli değil? Niye sadece bir yerden geçmek zorundayız? Sanki kullanıcılar ilkokul çocuğuymuş da kendi iyilikleri için tek bir kapıdan geçirilmek zorundaymış gibi bir tavır. Yok ya, biz kendi seçimimizi yapabiliriz gayet.

Aslında şey, hani düşününce, geçmişte de hep böyleydi. Monopoller, tekeller falan filan. Demiryolları, petrol devleri… Ama o zamanlar en azından bir ‘alternatif’ arayışı vardı, bir yeraltı ekonomisi, bir karaborsa falan gelişirdi. Şimdi öyle bir şey de yok. Her şey merkezi, her şey kontrol altında. İnternet özgürlük alanıydı güya, hani bilgiye erişim, bilginin yayılması falan. Şimdi bakıyorum da, o özgürlük yavaş yavaş, sessizce budanıyor. Farkına varmadan, tıkır tıkır. Kimse de sesini çıkarmıyor doğru düzgün. Çünkü rahatız galiba, “aman, nasıl olsa telefonum çalışıyor, istediğim uygulamayı indiriyorum” diye düşünülüyor. Ama indiriyor musun gerçekten, yoksa sana sunulanı mı seçiyorsun? İşte asıl soru bu!

Bir de şu var, fiyatlar! Komisyonlar desen almış başını gitmiş. %30 nedir ya? %30! Kim kazanıyor bu işten en çok? O uygulamayı yazan mı, yoksa o uygulamayı sana “sağlayan” mı? Böyle bir şey yok, olamaz. Resmen sömürü bu. Sanki aralarında gizli bir anlaşma varmış gibi, “sen de aynı komisyonu al, ben de aynı komisyonu alayım, kimse de gıkını çıkaramasın” diye fısıldaşıyorlar sanki.

Hani bir de şu hikaye vardı, Steve Jobs derdi ki, “kullanıcılara en iyi deneyimi sunmak için her şeyi kontrol etmeliyiz.” İyi de Steve abim, sen öldün gittin, senin o mükemmeliyetçi kontrolcülüğün şimdi bu yeni “ağaların” elinde bir kırbaça dönüştü. Ne deneyimi ya, nefes alamıyoruz. Ben geçen yeni bir tarayıcı keşfettim, daha hızlı, daha az pil harcıyor, neyse işte, onu telefonuma kurmaya çalıştım, bir dünya uyarı, bir dünya ayar. Sanki şey yapıyorum, atom bombası yapmaya çalışıyorum. Alt tarafı bir tarayıcı be! Gerçekten bu kadar zor olmak zorunda mı her şey?

A developer in a dimly lit room, hunched over a laptop, with multiple error messages and policy documents flooding their screen, looking frustrated and defeated.

Bazen düşünüyorum, belki de haklıdırlar, hani bu kadar büyük bir ekosistemi yönetmek, milyarlarca cihazı güvenli tutmak zor bir iş. Birileri bu işi üstlenmek zorunda. E, üstlendiler de karşılığında bir şeyler alacaklar tabii. Ama ne kadar? Nereye kadar gidecek bu? Ne zaman “yeter artık!” diyeceğiz? Ya da diyecek miyiz hiç?

Bilmiyorum ki.

Benim geçenlerde bir scooter uygulamasında yaşadığım bir sorun var, hani binerken şarjı full gösteriyor, sonra bir bakıyorsun %20’ye düşmüş, yarı yolda kalıyorsun ya, o anki sinirimi düşününce, bu dijital tekelcilik konusu da beni aynen öyle sinirlendiriyor. Ufacık bir scooter bile doğru düzgün çalışmıyorken, milyarlarca dolarlık bu şirketlerin her şeyi “kusursuz” yönettiğini kim söyleyebilir ki? Kime inanalım şimdi!

A tangled web of interconnected digital chains, some leading to a single, monolithic corporate logo, others ensnaring small, struggling icons representing independent apps.

Yani ne olacak şimdi? Böyle mi devam edecek? Biz yazılımcılar olarak hep birilerinin kapıkulu mu olacağız, öyle mi? Kendi eserimizi, kendi alın terimizi birilerinin onay mekanizmasından geçirmek, onların koyduğu kurallarla, onların belirlediği fiyatlarla, onların dikte ettiği şartlarla mı yaşayacağız hep? Veya neyse, işte. Zaten bu telefonlardan falan da şey oldum ben, bir yorgunluk çöktü üzerime. Sanki hep aynı döngü içindeyiz gibi. Sanki… gidip bir demlik çay demlesem iyi olacak. Bu konuları düşününce başım ağrımaya başlıyor.

E-Posta
MEMDUH BİÇER
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x