MIT Profesörünün Çarpıcı İfadesi: Füze Savunma Sistemleri Teknik Dolandırıcılıktır

Uluslararası konulara odaklanan bir röportajda Theodore Postol, Orta Doğu çatışmasının askeri ve teknolojik boyutlarını yeniden ele aldı. MIT’de bilim ve teknoloji politikaları alanında çalışan Postol, Batı’nın füze savunma sistemlerinin iddia edildiği kadar etkili olmadığını ve gerçek dünyadaki başarısızlık oranlarının düşündürücü düzeyde yüksek olduğunu savunuyor.

Gözlemleri arasında, 1991 Körfez Savaşı’ndan bu yana Patriot sistemlerinin performansının kamuoyu için kabul görenin ötesinde zorluklar içerdiğini belirtti. Ona göre, bu savunma mekanizmalarının, saldırıya karşı yeterli koruma sağlayıp sağlamadığı konusunda net kanıtlar, iddia edildiği kadar kuvvetli değil. Siyasetçiler ve medya tarafı sahte güvenlik mesajlarıyla halkı koruduklarını ileri sürüyor; fakat gerçek şu ki, bu sistemler söz konusu saldırılar karşısında beklenen etkiyi veremebiliyor.
Postol’un Körfez Savaşı deneyimine dayanan analizi, o dönemde Patriot füzelerinin tek bir Scud başlığını bile engelleyemediğini gösteriyor; bu, artık bilimsel olarak kabul edilmiş bir gerçektir.
İsrail ve liderlik değerlendirmesi konusunda ise Postol, Binyamin Netanyahu hakkında sert ifadelere yer veriyor. Cumhurbaşkanı adayının nükleer silah kullanımı olasılığını düşündüren bir zihniyete sahip olabileceğini belirterek, bölgeyi ateşe atacak kararlar konusunda endişelerini dile getiriyor. İran’a dair tespitlerinde ise nüfusun büyüklüğü ve toplumsal dinamikler nedeniyle ülkenin kolay çökeceğini düşünmediğini, ancak teknik kapasitenin kısa sürede bu noktaya gelebileceğini ekledi.
İHA stratejisinde uydu bağıntısı üzerinden açıklama yapan Postol, İran’ın insansız hava araçlarını yöneten iletişim altyapısının oldukça güçlü olduğuna dikkat çekti. Iridium küresel uydu ağının operatörlerin uzaktan yönetimini mümkün kıldığını söyleyen profesör, kameralardan gelen yüksek çözünürlüklü görüntülerin bile bir kontrol merkezinden hedefe yönlendirme için kullanılabildiğini aktardı. Çin ve Rusya’dan alınan uydu verilerinin de bu süreçte hassasiyeti artırdığına vurgu yaptı.
Fettah başlığı ve kinetik etki bağlamında, Fettah füzelerinin balistik kapasitesi üzerine konuşan Postol, bu savaş başlığının Mach 12’ye yaklaşan hızlarda hareket ettiğini, motorun bu hızı biraz daha artırabildiğini ifade etti. Ancak asıl vurucu yönün gaz etkisiyle ortaya çıktığını belirtti: base drag kavramını ortadan kaldıran gaz, füzeyi yavaşlatmıyor. Sonuç olarak, bu tür sistemlerin sahip olduğu kinetik enerjiyle de yıkıcı sonuçlar doğurabildiğini vurguladı.
Savunma füzeleri ve görüntü etkisi açısından, Patriot PAC-3 ve Demir Kubbe gibi savunma sistemlerinin kamuoyuna aktarılan başarı oranlarının genelde olduğundan daha düşük olduğuna dikkat çekti. Görüntülerin çoğu durumda yanıltıcı olabiliyor; insanlar gökyüzünde bir patlama gördüklerinde füzenin vurulduğunu varsayıyor, fakat gerçekte görülen çoğu zaman savunmanın boşlukta infilak ettiği anlar oluyor. Bu durum, gerçek önlemlerin görsel olarak kolayca fark edilemeyen bir yönünü oluşturuyor.
Nükleer savaşın eşiğinde Postol, bölgede tansiyonun artmaya devam ettiğini ve Tel Aviv ile Hayfa’ya yönelik saldırıların giderek etkilileştiğini söylüyor. İran’ın henüz en gelişmiş füzelerini kullanmadığını, tam ölçekli bir savaş için bu silahları sakladığını belirtirken, nükleer silah kullanımı ihtimalinin bölgesel bir çatışmayı küresel bir savaşa sürükleyebileceğine dair endişelerini da ifade ediyor. İsrail’in olası nükleer adımıyla ilgili olarak, böyle bir hamle karşısında İran’ın yanıt vereceğini ve bunun birkaç hafta sürebileceğini öne sürüyor.
MIT’li uzman, mevcut doktrinlerin ve savunma yatırımlarının gerçek savaş koşulları altında değişen şartlara uygun olarak etkili olamayabileceğini vurgulayarak, bu konuları kamoyuna anlatmaya devam edeceğini ekledi.
Röportajın odak noktası, Batı savunma sistemlerinin görünürdeki güvenlik iddialarının ötesinde, gerçek dünya karşılaşmalarında nasıl işlediğidir. Postol’a göre, füzeye karşı savunmaların iddia edildiği gibi kusursuz olması bugün için mümkün görünmüyor ve tehdit değerlendirmeleri bu gerçeği dikkate almalı.
O günlerden bu yana Patriot sistemlerinin performansı üzerine yaptığı incelemeler, kamusal anlatımla gerçek sonuçlar arasındaki farkları ortaya koyuyor. Sahte güven anlayışının ötesinde, savunma teknolojilerinin sınırlarını anlamak için güvenlik politikalarıyla teknik verileri birlikte ele almak gerekiyor.
İsrail ve İran bağlamında da, bölgesel güvenlik dinamiklerinin ve nükleer silah kapasitesinin ülkelerin karar süreçlerini nasıl etkilediği, güncel riskleri belirlemek açısından kritik önem taşıyor. Postol’un yaklaşımı, yalnızca silah sistemlerinin teknik yönleriyle sınırlı kalmayıp, bölge güvenliği için politik kararların da nasıl şekillendiğini gösteriyor.
Postol, insansız hava araçları üzerinden yürütülen operasyonlarda iletişim altyapısının başlıca güç olduğuna işaret ediyor. Küresel uydu ağlarının bu operasyonları gerçek zamanlı olarak desteklediğini ve kontrollü operasyonlar için hayati bir rol oynadığını vurguluyor. Bu altyapı olmadan, uzun menzilli operasyonların etkisini sınırlamak mümkündür.
Fettah füzeleri bağlamında, hız ve hareket ediş tarzı, kinetik enerjiyle birlikte büyük yıkıma yol açabilir. Ancak bu etkilerin pratikte önlenebilir olup olmadığı, savunma sistemlerinin tasarım ve uygulama kalitesiyle doğrudan ilişkilidir. Postol, savunma füzelerinin “boşlukta infilak etmesi” gibi durumların, kamuoyunda yanlış algılar oluşturduğunu belirtiyor.
Son olarak, bölgesel bir çatışmanın küresel etkileri üzerine uyarılar yükseliyor. Netanyahu’nun kararlarının ve İran’ın gelişen teknolojik kapasitesi, kısa vadeli çözümler yerine uzun vadeli stratejilerin hayata geçirilmesi gerektiğini gösteriyor. Bu süreçte kamuoyuna doğru bilgilerle rehberlik etmek, güvenlik politikalarının yönlendirilmesi açısından büyük önem taşıyor.












