Dijital Lynch Çağı: Dünya, Hakikati Değil, Kitlelerin Öfkesini mi Yargılıyor?

Vallahi bir yerden başlasam mı, ne yapsam bilemiyorum artık. Yani, ne diyeceğimi şaşırdım. Böyle her şeye bir kulp takmalar, hemen birilerini ateşe atmalar… Dijital linç çağıymış! Ne çağı kardeşim bu bildiğin orta çağ cadı avı ruhu dirildi klavyelerden, cep telefonlarından fışkırıyor etrafa, alıcısı da çok nedense? Sanki biz değilmişiz gibi, hani hepimiz melek de birileri uzaylı falan da düşman ilan edilecek, hedef gösterilecek!
Geçenlerde haberlere bakıyorum – aman tanrım, hangi habere baksan bir skandal, bir rezalet, biri linç ediliyor, biri hakarete uğruyor. Herkes yargıç, herkes savcı olmuş. Hakikat mi, kimin umrunda Allah aşkına? Kim daha gürültülü bağırırsa, kim daha fazla klavye şövalyesini arkasına takarsa onun sözü mü geçiyor artık? Sanırsın dünya bir anlık öfke nöbeti geçiriyor da hepimiz seyirci kalmak zorundaymışız, ya da daha kötüsü, parçası olmak. İnanılır gibi değil. Geçenlerde mesela, bir sanatçıya saldırdılar durduk yere, yok efendim şöyle demiş, yok böyle yapmış. O kadar saçma ki olayın aslı, bir iki güne pat diye söndü gitti ama adamın markası, imajı ne oldu? Kimseye kimseye verdiğimiz zararın hesabı sorulmuyor mu bu dünyada?
Bakın, ben bu işin içinden çıkamıyorum bazen. Kafam patlayacak gibi oluyor. Hani o eski günler nerede, insanlar oturup konuşur, tartışır, uzlaşırdı ya hani? Ya da en kötü ihtimalle, medeni bir şekilde ayrılırdı yolları. Şimdi öyle mi? Şimdi birine yanlış bak, bir kelime et, hop, ertesi gün manşetlerde, sosyal medyada, her yerde seni paramparça ediyorlar. Hiç kimse dinlemiyor ki, kimse “acaba” demiyor. Direkt ateş, direkt yargı, direkt infaz! Sanki herkesin içinde bir cellat bekliyor da fırsat kolluyormuş gibi. Çok garip gerçekten, çok garip. Ha yani, ne bileyim, belki de hak ediyorlardır bazen. Belki de gerçekten kötü insanlar vardır, yanlış yapanlar. Ama tüm bu çamur atma, linç etme ortamı; haklıyı haksızdan ayırmanın kendisi bile imkansız hale getiriyor. Şey, yani öyle değil mi? Yoksa sadece ben mi abartıyorum…

Neydi o meşhur laf… “Gerçekler, çizginin dışına taşmaya can atan soğuk çay tadındaki anılar gibiydi.” Yok, öyle değildi bu laf, dur. Benim uydurmam. Olsun. Ama hakikat bu işte. Kimse de umursamıyor. Herkes kendi doğrularına, kendi öfkesine tutunmuş, diğerlerini görmezden geliyor. Hani o sokaklardaki tartışmalar vardı ya? Eskiden kapıcıyla bakkalın kavgası bile bir yere kadar sürerdi, sonra bir şekilde çözülürdü. Ama şimdi çözülmüyor. Sönmüyor. Ateşi körükleyen, odun atan da çok oluyor. Anlamıyorum, bu insanlara ne oluyor ya! Herkesin içindeki o “öfke canavarı” mı serbest kaldı birden. Klavyenin ardına saklanınca herkes kahraman kesiliyor hani.
Ben bu ‘iptal kültürü’ denen şeyi bir türlü anlayamıyorum ha. Yani, bir insan bir hata yaptı diye, ki bazen hata bile değil, sadece yanlış anlaşılan bir cümle, tüm hayatını, kariyerini silmek ne demek? Buna kim karar veriyor? Bir avuç klavye militanı mı, yoksa arkası boş troller mi? Bakmayın, bu sanal ‘cadı avı’ dediğimiz şey, öyle masum bir şey değil. Bir insanın ekmeğiyle oynamak demek bu, itibarıyla oynamak demek. Belki o insan hayatının en zor dönemini geçiriyor, belki bir şeyler öğrenmeye çalışıyor. Kimseye ikinci bir şans verilmiyor mu ya? Direkt üstüne tüy dikiyorlar. Sanki herkes mükemmel, asla hata yapmaz, hep doğru düşünür… Ya da öyle mi düşünüyorlar? Aman neyse, kimin umurunda şimdi zaten.
Hani böyle uzun bir yola çıkarsın da navigasyon bir yerde şaşırır, seni bir tarlanın ortasına atar ya? İşte biz de tam olarak oradayız. Hangi yön doğru, kim haklı, kim haksız, anlamak imkansız. Herkes kendine göre bir harita çizmiş, kendi rotasını belirliyor. Başkasının haritası çöp, başkasının rotası yanlış. Böyle olunca da her yol, bir çıkmaz sokağa dönüşüyor. Hele bir de o sosyal medya platformlarının algoritması var ya, o zaten bambaşka bir şey. O seni sevdiğin şeye daha da bağlıyor, hoşuna gitmeyen her şeyi senden uzaklaştırıyor. Böylece sen de kendi yankı odanda, kendi hakikatinde yaşamaya başlıyorsun. Dışarısı ne mi diyor? Umurunda bile olmuyor çünkü sen onu duymuyorsun. Yani bu şey gibi, hani ben geçen çay içerken fark ettim, çayın tadı hep aynı gelir ya sana ama aslında bazen daha acı, bazen daha tatlı olur. İşte dünya da öyle ama biz hep aynı tadı bekliyoruz, farklı olunca da hemen tükürüyoruz. Ne alaka şimdi değil mi?

Geçen markette sıra beklerken aklıma geldi. Önümdeki amca kasiyere biraz ters konuştu, hani ne bileyim, yorgun muydu, morali mi bozuktu, kim bilir. Kasiyer de ona ters cevap verdi, sesler yükseldi falan. O an düşündüm, eğer bu olay dijital bir ortamda olsaydı ne olurdu? Muhtemelen amca anında ‘müşteri terörü’ diye, kasiyer de ‘saygısız çalışan’ diye linç edilirdi. Belki de birisi olayı cep telefonuyla çekip atardı sosyal medyaya, ortalık yıkılırdı. Gerçek hayatta, anlık bir gerilim, bir iki kötü söz, sonra herkes yoluna devam etti. Ama dijitalde öyle mi? Dijitalde o anlık öfke, bir ateşe dönüşüyor ve o ateş kolay kolay sönmüyor. Hayat bazen gri tonlarda seyreder ama dijital dünya sana sadece siyah ve beyazı sunuyor. Griye yer yok. Gri tonları göstereni de zaten ya ‘satılmış’ ilan ediyorlar ya ‘hain’ diye etiketliyorlar.
Hani bir de şu var, bu linçler, bu ‘iptal kültürü’ dediğimiz şey, aslında bir nevi güç gösterisi. Kim daha fazla bağırırsa o kazanıyor. Kimin daha çok takipçisi varsa onun sesi daha gür çıkıyor. Haklı olmak falan hikaye. Kitleler hakikati değil, en çok öfke uyandıran şeyi yargılıyor, ona odaklanıyor. Buna ne diyeceksin şimdi? Bu adalet mi? Bu demokrasi mi? Yoksa sadece birileri kendi egolarını tatmin etmek için mi yapıyor tüm bunları? Ya da vazgeçtim, öyle değil. Aslında tam tersi, insanlar o kadar mutsuz ki, kendi hayatlarındaki o boşlukları, başkalarını yargılayarak doldurmaya çalışıyorlar. Bilmiyorum. Belki de haklılardır.
Bakın, ben bu kadar karamsar bir insan değilim normalde. Ama bu dijital linç mevzusu beni bitiriyor. İnsanların birbirine olan tahammülsüzlüğü, o akıl almaz hırçınlığı… Nereye gidiyoruz biz böyle? Sanırsın herkes birbirine düşman. Sanki herkesin içinde bir şeytan var da, o şeytan klavyelerin başına geçmiş ve sürekli kışkırtıyor. Ne denir ki yani. Sadece şunu diyebilirim, biraz sakinleşin yahu. Bir nefes alın. Herkesin bir hikayesi, bir sebebi var. Direkt damga basıp yok saymak… Bu değil. Böyle olmamalı. Ya da ben mi öyle sanıyorum?

Hani insan bazen oturur düşünür ya, bu kadar mı kötü olduk biz. Bu kadar mı tahammülsüz, bu kadar mı yargılayıcı olduk. Eskiden mahalle baskısı vardı, eyvallah, ama en azından belli bir çerçevesi vardı. Şimdi? Şimdi çerçeve falan kalmadı. Sınırlar kalktı, herkes herkesin hayatına istediği gibi müdahale edebiliyor. Ve en kötüsü de, kimse buna dur demiyor. Tam tersi, alkış tutan bile var. “Aferin, iyi ettin, haddini bildirdin!” diyorlar. Kime neyin haddini bildiriyoruz biz ya? Kendi içimizdeki öfke canavarına mı, yoksa karşıdaki insanı hiçe saymaya mı? Gerçekten inanılır gibi değil…
Yoruldum ben bu konudan. Çok düşündüm. Çözüm de bulamadım zaten. Belki de yoktur çözüm. Ya da vardır da biz görmüyoruzdur. Ne bileyim, gidip bir çay koyayım en iyisi.












