Ekranda ‘Aktif’ Ama Zihinde ‘Yok’: İşbirliği Araçlarının Çarpık Yüzü

Ekranda ‘Aktif’ Ama Zihinde ‘Yok’
Yine mi… yine mi o yeşil yanıp sönen küçük daire? Ekranın köşesinde, sanki “Buradayım, hazır ve nazırım, hadi işe girişelim!” diye bağırıyor gibi, hani. Sanki sürekli tetikte olmamız gerekiyormuşçasına bir beklenti, bir baskı.
Bak, Memduh Biçer dediğin ben, yıllarımı kod yazmaya, algoritmaların o buz gibi mantığına adamış bir adamım. Teknolojiyi severim. Hatta hayranlık duyarım, bazen, o ilk çıktıklarında falan. Bir programın sorunsuz çalışması, o karmaşık yapının tıkır tıkır ilerlemesi… ah, ne hazdır o! Ama şu son yıllarda, özellikle şu “işbirliği” denen araçlar varya, hani Zoom’lar, Teams’ler, Slack’ler, Jira’lar… Onlar varya, vallahi bazen diyorum, biz ne yapıyoruz acaba? Gerçekten iş mi yapıyoruz, yoksa sadece bir illüzyonun içinde dönüp duran küçük dişliler miyiz?
Ya şu “çevrimiçi kalma” zorunluluğu! Sanki mesai saatleri içinde tuvalete gitmek bile suçmuş gibi. Hani bir 5 dakika ekrandan uzaklaşsan, hop, o an bir mesaj gelir, bir bildirim patlar. Sanki evren sana karşı, “Nereye kayboldun, seni tembel!” diye bağırıyor. Ben geçenlerde, hani şu yeni gelen junior çocuk var ya, Emir. Çocuk öğle arasında yemek yiyor, telefonunu da masada bırakmış. Beş dakika sonra yönetici geldi, “Emir nerede? Aktif değil.” diye sordu. Yahu, çocuk yemek yiyor, ne bekliyorsun? Sandviçini yerken bile ‘aktif’ mi olsun? Klavyesinde yemek mi yesin? Olur mu öyle şey, ben sana söyleyeyim, olmaz.
Bu arada geçenlerde bir makale okudum, hani şu yeni çıkan bir VR headset ile ilgili. İnanılmaz bir donanım, potansiyeli çok yüksek. Ama bakıyorum, insanlar bunu bile “sanal toplantı” yapmak için kullanıyor. Koca koca sanal odalarda, avatarlar birbirine bakıp baş sallıyor. E ne farkı kaldı ki normal Zoom’dan? Sadece üç boyutlu bir yorgunluk… sanki kafana bir kask geçirmişsin de, beyin yorgunluğun katlanarak artmış gibi. Tuhaf.

Vaat edilen neydi peki? Verimlilik? Hızlı iletişim? Projelerin şaha kalkması, işlerin su gibi akması, hani o pürüzsüz, yağ gibi kaygan ilerleyiş falan. Ne oldu? Bir baksana Allah aşkına çevrene! O bildirim sesleri, ping’ler, ding’ler, zıng’lar… Sanki bir panayırın ortasında, her köşeden başka bir ses sana sesleniyor. Odaklanmak? Ne demek odaklanmak? Tek bir işe mi? Hah. Güldürme beni. Tam bir şeye yoğunlaşacaksın, hop, Teams’den biri “Acil, şu konuda fikir beyan etseniz?” diye yazıyor. E mail miydi, chat miydi, anlık mıydı, neydi? Beyin patlıyor, anladın mı? Bildirim cenneti değil, bildirim cehennemi bu resmen.
Sonra o toplantı maratonları. Sabah dokuzda başlar, öğlen beşe kadar aralıksız sürer. Ekranda bir sürü surat, herkesin mikrofonu kapalı, bazıları kamera bile açmıyor. Arada bir “Bana mı dediniz?” diye bir ses duyulur, sonra yine sessizlik. Bir saatin sonunda ne kararlaştırıldığı belli değil, ne konuşulduğu… Sadece o toplantı bitmiş olur, bir sonraki toplantıya geçiş için bir eşik. Gerçek işbirliği mi? Yok canım. Sahte bir meşguliyet performansı bu. Bir tiyatro sahnesi. Herkes kendi rolünü oynuyor, ekranda ‘aktif’ gözükmek için elinden geleni yapıyor, ama zihinler başka diyarlarda. Kimisi alışveriş listesi yapıyor, kimisi film izliyor, kimisi… neyse, neyse.
Hani bir de şu var, eskiden, hani böyle bir sorun olduğunda kalkar, masanın yanına giderdin arkadaşının, omuzuna dokunur, “Şurada bir takıldım, bakabilir misin?” derdin. Şimdi? Şimdi önce Teams’den yazarsın, sonra Jira’dan bir ticket açarsın, sonra mail atarsın, sonra bir toplantı ayarlarsın… Bir Allah’ın selameti için beş dakikada çözülebilecek bir şey, bir haftalık bir prosedüre dönüşüyor. Ne komik, değil mi?
Ya da belki de biz, yani insanlar, bu araçları yanlış kullanıyoruz. Belki de sorun araçlarda değil, bizde. Belki de o araçlar o kadar mükemmel ki, bizim dağınık zihinlerimizi kaldıramıyorlar. Ama ne bileyim, bir programcı olarak ben her zaman kullanıcı hatasının da bir yere kadar programcı hatası olduğunu düşünmüşümdür. Kullanıcı bu kadar hata yapıyorsa, arayüzde bir problem var demektir. Yoksa yok mu?

Hani böyle, sen bir şeyler yazarken, birden aklına çocukluk anıların gelir ya. Ben küçükken, evde bir tane telefon vardı. Bakkala gitmek için bile annem bir not yazar, “Şunları al, gel” derdi. Şimdi, bir markete gidiyorum, yanımda üç ayrı chat uygulaması, altı tane mail kutusu, bir de podcast… Neyse, konu o değildi. Dağıldık.
Bu dijital ofisler, bizi daha mı üretken yapıyor, yoksa sadece daha mı yorgun? Ben sana söyleyeyim. Yorgun. Hem de nasıl. Beyin yorgunluğu, göz yorgunluğu, ruh yorgunluğu… Bir de o “always-on” kültürü var. Hani iş saatleri bitse bile, telefon elinde, bildirimleri kontrol etme ihtiyacı. Çünkü bir şey kaçırmış olabilirsin. Bir şeye “geç” kalmış olabilirsin. Sanki hayatın anlamı, o an kaçırdığın bildirimde gizliymiş gibi bir his, tuhaf bir kaygı.
Bazıları der ki, “Memduh Bey, bu yeni dünyanın gerçeği. Buna adapte olmalıyız.” E tamam da, adaptasyon dediğin şey, insanın kendini kaybetmesi midir? Yoksa daha iyi bir denge bulması mı? İnsanı insandan uzaklaştıran, derin düşünmeyi engelleyen bir “işbirliği” aracı, nasıl bir verimlilik getirebilir ki? Tamam, anlık iletişim fena değil, bazı şeyler için iyi, ama her şey için mi? Her şey o anlık, acil, hemen cevabı beklenen bir şeye dönüşmeli mi? Hayır.
Bak mesela ben, eskiden bir problem üzerinde saatlerce kafa yorardım. Kapatırdım bütün her şeyi, sadece kod ve ben. Şimdiki gençlere bakıyorum, aynı anda üç ekranda üç farklı şeye bakıyorlar. Bir yandan kod, bir yandan chat, bir yandan YouTube… E odaklanma nerede kaldı? Nerede o derinlemesine analiz, o “Eureka!” anı?
Bu arada kahvemi soğuttum yine, tam şu an, yazarken. O kadar kaptırmışım ki kendimi. Öyle işte, bu işler… Bilemiyorum artık. Belki de haklılardır.

Sanki ekranda ‘aktif’ görünmek, gerçekten ‘aktif’ olmaktan daha önemli hale geldi. Sahte bir aktivite göstergesi. Sanal bir meşguliyet halesi… Bilmiyorum ya… gidip bir çay koyayım en iyisi, belki o anlık rahatlama iyi gelir.













