Beyinle Bağlantı: Veri Madenciliğinin Son Durağı

Beyinle Bağlantı mı? Aman Allah’ım. Daha ne kadar derine inecek bu arkadaşlar bilmiyorum ki. Hani her şey iyi hoştu, kolumuza takılan akıllı bileklikler, sahadan veri toplayan sensörler, sonra akıllı saatler hatta akıllı yüzükler falan derken şimdi de geldi koca şirketlerin o doymak bilmez iştahı kafatasımızın içine girdi resmen ya. Hayat kolaylaşacakmış, öyle diyorlar değil mi?
Yani neyin ne kadar kolaylaşacağını henüz idrak edemiyorum ben, yok efendim düşünce gücüyle mouse oynatma, felçli hastaların hayatını değiştirme hepsi güzel hikaye ya da en azından başlangıçta öyle pazarladılar hepimize e bir yazılımcı olarak ben de incelemesini severim bu tür aletlerin teknolojik olarak ilgi çekici geliyor kabul etmek lazım ama işin iç yüzü biraz farklı gibi duruyor sizce de öyle değil mi?
Ulan ne kolaylaşacak benim hayatımda? Sabah yatakta yatarken e-postalarımı düşündüğümde otomatik cevap mı gidecek? Yoksa kahvemi düşününce mutfakta makine mi çalışacak? Komik. Asıl mesele, o e-postalar ya da kahve değil ki, asıl mesele o düşüncenin kendisi. O düşüncenin öncesindeki, sonrasındaki, yanındaki, berisindeki her şey. Duygular, kararların o oluşum süreçleri, bir şeyi beğenme ya da beğenmeme anındaki o kıvılcım var ya işte orası, hah, tam orası yeni bir veri madeni. Yeni bir petrol kuyusu gibi.
Hani bir ara “big data” derlerdi, sonra “dark data” dediler. Şimdi sanırım “consciousness data” ya da ne bileyim “soul data” falan mı diyecekler? Ne alakası var, değil mi? Ama aslında çok var. Hatırlasana, banka kartı harcamalarından, telefon görüşmelerinden, sosyal medya beğenilerinden, hatta uyku düzeninden tut da adım sayına kadar her şeyimiz zaten bir excel tablosu oldu bile. Şimdi sıra geldi beynimizdeki o en özel, en mahrem alana. Oraya sızmaya çalışıyorlar, bildiğin hacklemeye çalışıyorlar bizi ya. Bu arada, geçen markette kasa sırasında beklerken aklıma geldi, şu yeni nesil robot süpürgeler var ya, evin haritasını çıkarırken aslında bir yandan da bizim yaşam alışkanlıklarımızın veri tabanını oluşturuyorlar hepsi bağlantılı, kafama takıldı işte.

Neyse, konuyu dağıtmayayım şimdi. Bu BCI denen meret, beyin-bilgisayar arayüzleri, kulağa ne kadar da fütüristik ve faydalı geliyor değil mi? İnsanlığa hizmet, engelleri kaldırma… Harika sloganlar. Ama işin aslına bakarsan bu, yeni bir reklam panosu demek. Daha önce hiç olmadığı kadar kişiselleştirilmiş, doğrudan zihnine kazınan bir reklam panosu. “Acaba bu ürünü alsam mı?” diye düşünürken, beyninin bir köşesinden sana “Evet, almalısın. Çünkü bu, senin gerçek arzun.” diye fısıldayan bir algoritma düşün. Tüylerim diken diken oluyor valla.
Akıllı bileklikler, saatler… Hadi neyse diyelim, en kötü ihtimalle kalp ritmini, uyku düzenini ölçüyorlar. En azından fiziksel bir tepki. Ama beynimizdeki o elektriksel sinyaller, düşüncelerin o narin akışı… O akışın arasına bir çip mi girecek şimdi? Bir filtre? Bir yönlendirici? ‘Akıllı’ kelimesiyle başlıyor her şey. Akıllı telefon, akıllı ev, akıllı şehir… Şimdi de ‘akıllı’ beyin mi olacak? Aman kalsın ya benim beynim yeterince ‘akıllı’ zaten kendi halinde.
Hani özgür irade dediğimiz bir şey vardı? Felsefe derslerinde falan okurduk. Kendi kararlarımızı kendimiz veririz, kendi düşüncelerimiz bizimdir falan filan. Şimdi bu, bulut tabanlı bir algoritmanın çıktısı mı olacak sahiden? “Memduh’un kişisel verileri (harcama alışkanlıkları, siyasi eğilimleri, sevdiği yemekler, korkuları ve son on dakikadaki düşünce akışı) analiz edilerek, kendisi için en uygun ‘X’ markalı çayı seçmesi gerektiği algoritma tarafından önerilmiştir. Onaylıyor musunuz? (Evet/Hayır) Seçiminizi değiştirmek için 3 saniyeniz var.” gibi bir şey mi yani? Ne alaka şimdi!!?
Şaka gibi geliyor değil mi? Ama bakma, biz de bir zamanlar “telefon mu bizi dinleyecekmiş” derdik, şimdi sen bir şey söylesen reklamı çıkıyor hemen karşına, yok efendim tesadüfmüş, algoritma çok gelişmişmiş falan filan hepsi yalan. Bu işin bir sonraki aşaması bu işte. Düşünce madenciliği. Duygu madenciliği. Rüyalarımızın bile bir şekilde para etme potansiyeli olabilir mi acaba hiç düşündünüz mü? Sanmıyorum. Belki de haklılardır, ne bileyim.

Aslında şey, bu konuyu geçen bizim ekipteki çocuklarla konuşuyorduk. Bir tanesi bayağı hevesli bu BCI’lara, diyor ki “Abi düşünsene, sınavlarda bütün bilgiyi direkt beynine aktarabilecekler!” Ben de dedim ki, “E o zaman ne anlamı kaldı o sınavın?” Ne bileyim, okumanın, araştırmanın, hatta o bilgiyi sindirmenin zevki falan? Yok yani, her şey hazır mı olacak? Hani bazen bir kitabı okurken ya da bir kod bloğunu yazarken zorlanırsın ama o zorluğun sonunda ulaştığın o “a-ha!” anı var ya, işte o bambaşka bir şey. O anın yerine, bir algoritmanın senin için çözdüğü bir problem mi gelecek? O keyif, o tatmin, o çaba hepsi gidecek mi şimdi?
Ya da belki de tam tersi. Belki de bu bağlantı, aslında nihai bir kopuşun başlangıcı. İnsan doğasından, gerçek benliğimizden kopuş. Çünkü düşünsene, eğer her düşüncen, her karar mekanizman bir algoritmaya tabi olursa, o zaman sen ne kadar “sen” kalırsın? Hani o iç sesin, o sana özel, sana has olan “içgüdün” ne olacak? O da mı bir veri noktası haline gelecek? İşte bu beni korkutuyor, yani gerçekten korkutuyor.
Geçenlerde bir makale okudum bu konuda – İngilizce bir şeylerdi, adını unuttum şimdi – orada bir adam diyordu ki, “Bilgisayarların bize ne hissettirdiğini anlamaya çalışması, balığın bisiklete binmeyi öğrenmesi kadar absürt.” Ve ne kadar da doğru aslında. Çünkü duygular, sezgiler, hatta o anlamsız rüyalar, hepsi bizim insan olmamızın bir parçası. Algoritmaların bunları “anlaması” mümkün mü? Ya da anlamaktan ziyade, onları “kategorize etmesi” ve “manipüle etmesi” mi asıl amaç?

Yok ya, ne alakası var şimdi, belki de çok abartıyorumdur. Belki de gerçekten insanlığın geleceği bu teknolojide. Belki de gerçekten Alzheimer’a, Parkinson’a çare olacak. Ama ne bileyim, her seferinde o “iyi niyetli” başlangıçların nasıl birer devasa veri toplama makinesine dönüştüğünü gördükçe, içimde bir yerlerde o şüphe kurtları kemirip duruyor. Hani o “ücretsiz” dediğimiz her şeyin aslında en değerli verimizle ödendiğini anladığımız zamanlar… Şimdi de “ücretsiz düşünce” mi diyecekler? Vay anasını.
Ne diyeyim ki ben şimdi. Kafam karışık. Hem o teknolojik ilerlemenin getireceği yeniliklere bir yazılımcı olarak hayranlık duyuyorum, hem de o teknolojinin karanlık yüzünün, daha doğrusu açgözlü şirketlerin o yüzünü gördükçe tiksiniyorum. O dengeyi kurmak mümkün mü bilmiyorum… Ama neyse…
Gidip bir çay koyayım en iyisi.













