Dijital Kiracılık Devri: ‘Satın Al’ Butonu Yalan, Kütüphaneniz Emanet

Geçen akşam, elimde kahvem, şöyle nostalji damarlarımı kabartacak, beni üniversite yıllarındaki o dertsiz tasasız sabahlara götürecek bir oyun açayım dedim. Kütüphanemde yıllardır duran, parasını tıkır tıkır ödediğim o meşhur yarış oyununa tıkladım. Sonuç? Koca bir hata kodu ve ekranda beliren o soğuk mesaj: “Sunucular kapatıldığı için bu içeriğe artık erişilemiyor.”
Hadi oradan! Nasıl yani? Ben bu oyunu kiralamadım ki kardeşim, ben bunu “Satın Al” butonuna basarak, kredi kartımdan o günün parasıyla hatırı sayılır bir meblağı bayılarak aldım. Ama görünen o ki, biz o gün aslında sadece bir “giriş bileti” almışız ve mekan sahibi dükkanı kapatıp gitmeye karar vermiş. İşte o an, dijital kütüphaneme şöyle bir baktım ve gördüğüm şey yüzlerce oyun veya film değil, pamuk ipliğine bağlı birer hayaletti.
“Satın Al” Butonu Aslında Bir Yalan
Eğri oturalım, doğru konuşalım. Dijital platformlardaki o yeşil, o cazip, o güven veren “Satın Al” butonu, modern çağın en büyük pazarlama yalanlarından biri. Bir yazılımcı olarak size arka planda dönen dolabı şöyle özetleyeyim: Siz bir ürünü satın almıyorsunuz, siz o ürünü “yayıncı lütfettiği sürece” kullanma hakkı sağlayan süresiz (ama aslında gayet süreli) bir lisans kiralıyorsunuz.
Eskiden nasıldı? Giderdin teknoloji marketine, kutulu oyununu ya da DVD’ni alırdın. O disk senindi. İster arkadaşına verirdin, ister frizbi yapardın, istersen de 20 yıl sonra tozlu raftan indirip kurardın. Kimse gelip evinin salonundan o CD’yi zorla alamazdı. Şimdi ise durum tam bir dijital derebeylik. Sony, Microsoft, Steam veya Ubisoft… Bu devler bir sabah uyanıp “Bizim canımız sıkıldı, şu filmi kataloğumuzdan siliyoruz” dediğinde, senin o filme verdiğin para da dijital boşlukta buharlaşıyor. Mülkiyet hakkı mı? O da ne?

Sözleşmeleri Kim Okuyor ki?
Biliyorum, hiçbiriniz o kilometrelerce uzunluktaki “Kullanıcı Sözleşmesi” (EULA) metinlerini okumuyorsunuz. “Kabul Et” deyip geçiyorsunuz. Ben okuyorum. Mesleki deformasyon diyelim. Ve size şunu söyleyeyim, o metinlerde yazanlar kan dondurucu. Adamlar açık açık diyor ki: “Bu yazılımı sana satmıyoruz, lisanslıyoruz. Ve bu lisansı, herhangi bir sebep göstermeksizin, istediğimiz an iptal edebiliriz.”
Yani dijital kütüphaneniz, aslında sizin değil. Siz sadece o kütüphanenin parasını ödeyen, bakımını yapan ama anahtarı başkasında duran bir bekçisiniz. Geçenlerde Sony’nin Discovery içerikleriyle yaşadığı fiyaskoyu hatırlayın. İnsanların parasını ödediği diziler, lisans anlaşmazlığı yüzünden bir gecede kütüphanelerden silindi. Para iadesi? Hak getire. Bu, bir mobilyacıdan parasını ödeyip koltuk takımı aldıktan üç ay sonra, mobilyacının evinize girip “Bizim tedarikçiyle anlaşmamız bitti, koltukları geri alıyoruz” demesiyle aynı şey. Absürt değil mi? Ama dijital dünyada bu absürtlük “standart prosedür” sayılıyor.
Teknik Bir Zorunluluk mu, Keyfi Bir Dayatma mı?
Yazılımcı şapkamı takıp biraz teknik konuşayım. Şirketler genelde “Sunucu maliyetleri çok arttı, eski oyunları tutamıyoruz” bahanesine sığınır. Yemezler! Tek oyunculu (single player) bir oyunun, çalışmak için neden sürekli bir sunucuya bağlanması gereksin? Neden “always-online” (sürekli çevrimiçi) DRM belasını başımıza sarıyorsunuz?
Bir oyunun sunucu kapandığında oynanmaz hale gelmesi, kötü kodlamanın değil, kasıtlı bir tasarımın ürünüdür. İsteseler, sunucuları kapatmadan önce minik bir yama yayınlayıp o “online el sıkışma” zorunluluğunu kaldırabilirler. Oyun tamamen yerel (offline) çalışabilir. Ama yapmıyorlar. Neden? Çünkü eskiyi öldürmezlerse, size yenisini nasıl satacaklar? Planlı eskitmenin yazılım versiyonu bu. Senin 10 yıl önce aldığın oyunu oynamanı istemiyorlar, bugün çıkan 70 dolarlık (bizim kurla maaşın yarısı) yeni oyunu almanı istiyorlar.

Abonelik Tuzağı: Hiçbir Şeye Sahip Olmayacaksınız
İşin bir de abonelik boyutu var. Game Pass, Netflix, Spotify… Harika görünüyor değil mi? Ayda cüzi bir miktar ver, sınırsız tüket. Ama bu model bizi yavaş yavaş “mülkiyetsiz” bir topluma dönüştürüyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun o meşhur “Hiçbir şeye sahip olmayacaksınız ve mutlu olacaksınız” sözü, komplo teorisi falan değil, şu an yaşadığımız dijital gerçeklik.
Abonelik sistemleri, kültürel hafızamızı şirketlerin insafına bırakıyor. Bir müzisyen Spotify ile kavga ettiğinde, şarkıları bir anda tarihten siliniyor. Bir oyun yayıncısı Xbox ile anlaşmasını bitirdiğinde, o oyuna erişimin kesiliyor. Koleksiyonculuk kültürü ölüyor, yerini “tüket ve unut” kültürü alıyor. Biriktirmiyoruz, sadece akışa kapılıyoruz.
Ne Yapmalı?
Peki Memduh, ne yapalım? Taş devrine mi dönelim? Hayır, ama bilinçli tüketici olmak zorundayız. Dijital rahatlığın bedelini mülkiyet hakkımızla ödüyoruz.
Benim tavsiyem net: Gerçekten sevdiğiniz, “bunu torunuma bile gösteririm” dediğiniz eserlerin fiziksel kopyalarını alın. Plak alın, Blu-ray alın, kutulu oyun bulursanız kaçırmayın. Eğer dijital alacaksanız da GOG (Good Old Games) gibi DRM-free (kopya korumasız) satış yapan, size kurulum dosyasını yedekleme imkanı veren platformları tercih edin. Dosya senin sabit diskindeyse, senindir. Buluttaysa, o sadece bir seraptır.
Unutmayın, dijital kütüphanenizdeki o devasa arşiv, bir şirketin CEO’sunun iki dudağı arasında. Fişi çektikleri an, elinizde kalan tek şey anılarınız ve kredi kartı ekstreniz olacak. “Ben demiştim” demeyi sevmem ama, bu gidişle çok diyeceğim gibi duruyor.













