Paran Kadar Harcayamama Hastalığı

Son yıllarda teknoloji baş döndürücü bir hızla geliştirildi, şehirleşme artırıldı, alışveriş merkezleri hayatın merkezine yerleştirildi. Kadın ve erkek birlikte çalışma hayatına dâhil edildi. Tüm bu gelişmelerle birlikte harcama alışkanlıklarımız da sessizce değiştirildi.
Ancak bu değişim yaşanırken, ekonomide biriken sıkıntılar ilk etapta pek hissedilmedi. Çünkü harcamanın önü açıldı, ödeme ise ertelendi. Bedel bugün değil, yarına bırakıldı.
Kredi Kartı: Kolaylık mı, Tuzak mı?
Kredi kartları hayatımıza “kolaylık” olarak sunuldu. Taksitli alışverişler cazip hâle getirildi. İnsanlara, sanki hiç ödenmeyecekmiş gibi harcama yapma imkânı tanındı.
Bir tanıdığım vardı. İhtiyacı olsun ya da olmasın, aklına gelen her şeyi alıyordu. Neden bu kadar harcama yaptığını sorduğumda ise şu cevabı veriyordu:
“Nasıl olsa taksitli.”
Oturup hesap yaptığımızda geçinememesinin temel sebebinin fuzuli harcamalar olduğu açıkça gördük. Ancak bu fark etse bile harcama alışkanlığını bir türlü terk edemedi. Kartlara “takla attırılarak” hayatını sürdürülmeye devam ediyor.
Rakamlar Konuşuyor, Biz Duymamazlıktan Geliyoruz
Türkiye’de kredi kartları, banka kartları ve ön ödemeli kartlarla yapılan ödemelerin tutarı, sadece ağustos ayında 2 trilyon 146 milyar lirayı aştı. Bir önceki yıla göre yüzde 51’lik artış kaydedildi.
Bu rakamlar bize şunu gösteriyor:
Artık ihtiyaç için değil, mutlu hissetmek için harcama yapılıyor.
Değerli hissetmek için alışverişe çıkılıyor.
Oysa insanı değerli yapan;
gittiği yerler,
yediği yemekler,
giydiği kıyafetler değil…
İnsanı değerli yapan; düşüncesi, üretimi ve çevresine sağladığı faydadır.

Asgari Ücret, Lüks Hayaller
Asgari ücretle geçinen insanların son model telefonlara yöneldiği görülüyor. Bu telefonlar alındığında bir “statü” atlandığı zannediliyor.
Oysa asgari ücretli birine “En pahalı arabayı al” demek ne kadar absürtse, gelirin çok üzerindeki bir telefonu almak da o kadar absürttür.
Bu harcamalar dışarıdan bakıldığında “hava” katıyor gibi görünse de, içeride aile huzuru ve iç denge yavaş yavaş bozuluyor.
Çoğu zaman bunun farkına bile varılmıyor.
Sosyal Medyave Çevre : Borcun Sessiz Tetikçisi
Sosyal medya, internet ve kulaktan kulağa yayılan fısıltılar toplumu fark ettirmeden bir borç bataklığına sürüklüyor.
“Falanca influencer tatile gitmiş.”
“İş yerindeki arkadaşım yeni telefon almış.”
“Benim neyim eksik?”
Bu kıyas döngüsünün sonu yok. Daha pahalı, daha gösterişli, daha “iyi” olan sürekli göz önüne getiriliyor. Yetinmek ayıplanıyor, sade yaşamak küçümseniyor.
Kimseyi Kandıramıyoruz
Çevremizdeki insanlar bizim ne kadar kazandığımızı az çok biliyor yada tahmin ediyor.
Kendimizi farklı göstermeye çalıştığımızı sanıyoruz ama aslında kimseyi kandıramıyor sadece kendimizi kandırıyoruz..
Hatta daha bilinçli insanlar, bu tür harcama alışkanlıkları olanlara hayranlıkla değil, acıyarak bakıyor. Çünkü o telefonun, o arabanın, o kıyafetin hangi şartlarda ve hangi bedellerle alındığı biliniyor.
Psikolojide Bu Durumun Bir Adı Var
Psikoloji bu davranışı net bir şekilde açıklıyor:
Kendini yetersiz hissetme, eksikleri maddi nesnelerle kapatma çabası.
Bu durum sadece düşük gelir grubunda görülmüyor. Orta gelir grubunda da yaygın. Çünkü herkes bir üst sınıfa ait olmak istiyor. Aidiyet, tüketimle satın alınmaya çalışılıyor.
Değişmeyen Tek Gerçek: Matematik
Bir gerçek var ki değiştirilemiyor:
Harcadığın para, kazandığın parayı geçerse batarsın.
Nasıl bir şirket yanlış finans yönetimiyle iflas ediyorsa, bir aile de aynı şekilde dağılabilir. Borç sadece cebi değil, ilişkileri ve huzuru da tüketir ki şimdiki boşanmaların birçoğunun maddi geçimsizlikten kaynaklandığını ne yazık ki görüyoruz
Atalarımız boşuna söylememiş:
“Ayağını yorganına göre uzat.”
Aksi hâlde yarın o yorganı da bulamayabilirsin.
Bu yazı kimseyi yargılamak için yazılmadı.
Bu satırlar bir nasihat değil, bir hatırlatma.
Esen kalın…






