Shopping cart

Magazines cover a wide array subjects, including but not limited to fashion, lifestyle, health, politics, business, Entertainment, sports, science,

PatronPatron
  • Anasayfa
  • Tatil
  • Tatil mi, Algoritmik Bir ‘Deneyim’ Simülasyonu mu? Mükemmel Anın Peşinde Kaybolan Gerçeklik

Tatil mi, Algoritmik Bir ‘Deneyim’ Simülasyonu mu? Mükemmel Anın Peşinde Kaybolan Gerçeklik

20 Ocak 2026 • 08:00 MEMDUH BİÇER 45

Merhaba dostlar, bir tatil dönüşü, zihnimdeki veri setlerini alt üst eden bir düşünceyle boğuşurken buldum kendimi. Hani şu, “dinlenmek” diye adlandırdığımız, ruhumuza format attığımızı sandığımız o ritüel var ya… Sahi, hâlâ tatil mi yapıyoruz, yoksa algoritmik bir ‘deneyim’ simülasyonunun içinde, mükemmel anın peşinde kaybolmuş birer piyon muyuz?

Birkaç on yıl önce tatil dediğimiz şey, belki bir yayla evi, belki deniz kenarında salaş bir pansiyon, belki de şehrin gürültüsünden uzak, sessiz bir köşe demekti. Ne yapacağımız, ne göreceğimiz genellikle spontane gelişirdi. “Şuraya gidelim, burayı keşfedelim” denirdi, ama bu bir dayatma değil, bir davetti. Şimdi ise durum farklı. Telefonu açar açmaz yüzlerce “mutlaka görmeniz gereken yer”, “en popüler 10 tatil rotası”, “Instagram’ı sallayan manzaralar” önümüze düşüyor. Sanki bir algoritma, bizim yerimize tatil planımızı optimize etmiş, en “beğenilebilir” kareleri, en “paylaşılabilir” anları bize dayatmış gibi.

Kusursuz Kareler, Kurgusal Mutluluklar

Geçen yaz, Ege’de küçük bir kasabada, denizi gören, kuş sesleriyle uyanacağımız, huzurlu bir yer bulduğumu sanmıştım. İlk gün, kahvemi alıp balkona çıktım. Manzara enfesti. Tam o an, aklıma ilk gelen şey, bu kareyi nasıl daha “çekici” hale getirebilirim oldu. Kahve bardağının markası, güneşin açısı, hatta üzerimdeki tişörtün rengi bile bir anda önem kazandı. Telefonu çıkardım, beş-altı farklı açıdan çektim. Yetmedi, filtreleri denedim. Sonra fark ettim ki, o sırada kahvem soğumuş, kuş sesleri çoktan bitmiş, ve ben o anın tadını çıkarmak yerine, o anı “üretmekle” meşgulmüşüm. Kimin için? Tabii ki o meşhur algoritmaların beslediği “takipçiler” için.

A person sitting on a balcony overlooking a beautiful Aegean sea view, holding a lukewarm coffee cup, intensely focused on their smartphone trying to capture the 'perfect' photo, with various filters and angles being considered on the screen. The morning light is beautiful but the person's face shows a mix of concentration and slight frustration, rather than relaxation.

Bu, sadece benim başıma gelen bir durum değil, değil mi? Etrafınıza bir bakın. İnsanlar, bir şelalenin önünde, bir antik kentin kalıntıları arasında, hatta bir yemek masasında bile önce telefonuyla o “mükemmel” kareyi yakalamanın derdinde. Yemeğin tadı, şelalenin sesi, antik taşların hikayesi ikinci planda kalıyor. Asıl “deneyim” bizzat o anı yaşamak değil, o anı dijital bir formata dönüştürüp, başkalarının beğenisine sunmak haline geldi. Buna ‘deneyim ekonomisi’ diyorlar. Ama bu ekonomi, bence daha çok ‘deneyim simülasyonu’ üzerine kurulu.

Algoritmaların Zincirinde Tatil Rotaları

Algoritmalar, bizim daha önce neleri beğendiğimizi, kimleri takip ettiğimizi, hangi etiketlere takıldığımızı ince ince hesaplıyor. Sonra da bize, “Senin gibi düşünenler burayı sevdi”, “Bu manzarayı kaçırma” gibi manipülatif önerilerle geliyorlar. Bir nevi, bizim için bir “tatil reçetesi” yazıyorlar. Ve biz de, bu reçeteye harfiyen uyarak, aslında kendi keşif potansiyelimizi, kendi spontane seçimlerimizi elimizin tersiyle itiyoruz. Gidilen yerler, yapılan aktiviteler, yenen yemekler bile birer “check-box” maddesine dönüşüyor. “Orada bulundum”, “Bunu yedim”, “Şunu gördüm” demek için. İşin fiyakası, deneyimin önüne geçiyor.

Hatırlıyorum, çocukluğumda babamla bir Anadolu gezisine çıkmıştık. Hiçbir plan yoktu. Yolda gördüğümüz bir köy kahvesinde mola verir, muhtarla sohbet eder, sonra aniden bir tabelanın peşine takılıp kendimizi bir antik harabede bulurduk. O anların hiçbiri “mükemmel” bir kadraj için tasarlanmamıştı. Ama her biri, zihnimde paha biçilmez birer anı olarak kazılı. Çünkü onlar hakikiydi. Şimdi ise, bir otelin lobisinde “ücretsiz Wi-Fi” şifresini sorarken, aslında ruhumuzun özgürlüğünü de sorgulamamız gerekmiyor mu?

A group of tourists in a historically rich ancient ruin, but instead of observing the architecture or history, they are all looking down at their phones, some taking selfies, others checking notifications or researching the next 'Instagrammable' spot. The ancient stones stand silently in the background, largely ignored.

Kaybolan Spontane Ruh ve Gerçek Dinlence

Tatilin asıl amacı, bedeni dinlendirmek, zihni boşaltmak, ruhu tazelemek değil miydi? Şimdi ise, tatil programları, sosyal medya takvimleri gibi işliyor. Her gün ne paylaşılacağı, hangi hikayenin atılacağı, hangi etkileşimin beklendiği üzerine kurulu bir performans sergiliyoruz. Bu da, dinlenmek bir yana, insanı daha da yoruyor. Sürekli bir “göz önünde olma” baskısı, “en iyi versiyonumu sergilemeliyim” kaygısı, tatilin içsel huzurunu resmen gasp ediyor. Bir nevi dijital esaret.

Peki, bu algoritmik döngüyü nasıl kıracağız? “Telefonu bırak, anın tadını çıkar” demek kolay, ama bu, sistemin içine o kadar işlemiş ki, bir bağımlılıktan farksız. Belki de ilk adım, o mükemmel anı kovalamayı bırakıp, “kusurlu” anların güzelliğini fark etmekten geçiyor. Bir dağ yolunda lastiğinizin patlaması, bilmediğiniz bir sokakta kaybolmanız, yerel bir esnafla beklenmedik bir sohbet… Bunlar, algoritmaların size asla önermeyeceği, ama ruhunuzda derin izler bırakacak gerçek deneyimler değil mi?

A solitary figure, seen from behind, sitting on a simple wooden bench by a serene lake at sunset, with no phone visible. The person is simply observing the tranquil scene, perhaps with a slight smile, embodying a moment of genuine, unplugged peace and reflection, in stark contrast to the previous images.

Tatilin ruhunu, kodların ve beğenilerin ötesinde arıyoruz. Aslında aradığımız, o çocukluktaki gibi, önceden programlanmamış, beklentisiz, saf keşif anları. Algoritmalar bize dünyayı “optimize edilmiş” bir veri seti olarak sunarken, biz o verinin dışına çıkıp, kendi algoritmamızı, yani kendi iç sesimizi dinlemeliyiz. Belki de gerçek tatil, ekranlardan uzaklaşıp, kendi içimize yaptığımız yolculuktur, kim bilir? Ne dersiniz, bir sonraki tatilinizde, o “mükemmel” fotoğrafı çekmek yerine, o anı sadece yaşayarak, zihninize kazımayı denemeye var mısınız?

E-Posta
MEMDUH BİÇER

İlgili İçerikler