3310’a Özlem, Cüzdana Zulüm: ‘Premium’ Dijital Detoks Saçmalığı

Geçen gün teknoloji marketlerinin sanal koridorlarında, yeni çıkan işlemcilerin benchmark testlerine bakayım derken karşıma çıkan bir reklamla irkildim. İrkildim diyorum çünkü fiyat etiketinde gördüğüm bol sıfırlı rakamın yanında duran cihaz, benim üniversite yıllarında “takoz” diye dalga geçtiğimiz, yere düşse parkeyi kıran o efsanevi Nokia 3310’un makyajlanmış, janjanlı ve “minimalist” diye yutturulan bir versiyonuydu.
Adına “Light Phone” diyorlar, “Punkt” diyorlar; efendime söyleyeyim “Zen Mobile” diyorlar. Vaatleri ne peki? Sizi akıllı telefonunuzun o bildirim cehenneminden kurtarmak. Peki, bu kurtuluşun bedeli ne? Son model bir orta segment Android telefon parası. Yahu, biz ne ara teknolojinin “yapamama” kabiliyetine servet öder hale geldik?

Aptallık Parayla mı?
Bir yazılımcı olarak işin mutfağını iyi bilirim. Bizler, yani o uygulamaları kodlayanlar, UX tasarımcıları, veri analistleri; yıllarca sizi o ekranın başında bir saniye daha fazla tutabilmek için nörobilimi, psikolojiyi ve eldeki tüm algoritmaları seferber ettik. Sonsuz kaydırma (infinite scroll) icat edildiğinde, bunun insan beynindeki dopamin reseptörlerine nasıl bir bayram ettireceğini biliyorduk. Şimdi ise aynı endüstri, yarattığı canavardan kaçmak isteyenlere “premium” bir kaçış bileti satıyor.
Bu yeni nesil “aptal” telefonların (dumbphones) olayı şu: WhatsApp yok, Instagram yok, e-posta yok. Sadece “alo” diyorsun, belki SMS atıyorsun, şanslıysan bir de hesap makinesi var. Ekranları genelde E-ink (elektronik mürekkep), yani göz yormuyor ama video da izletmiyor. Tasarımları İskandinav soğukluğunda, mat, şık ve “ben buradayım ama aslında yokum” diye bağırıyor.
Ama durun bir dakika. Çekmecenizin dibinde, şarj aleti muhtemelen bir kablo yumağının içinde kaybolmuş eski bir Samsung ya da Nokia yok mu? Var. Onu çıkarıp kullanmak bedava. Ama hayır, o zaman “fakir” görünürsünüz. Bu yeni cihazları aldığınızda ise “bilinçli”, “farkında” ve “dijital detoks yapan vizyoner” oluyorsunuz. İşte benim itirazım tam olarak bu riyakarlığa.
Silikon Vadisi’nin Günah Çıkarma Seansı
Geçenlerde bir start-up etkinliğinde, adını vermeyeyim ama “girişimci” titrli bir arkadaşla sohbet ediyoruz. Masanın üzerine, kredi kartı büyüklüğünde, ekranı olmayan garip bir cihaz koydu. “Bu ne?” dedim. “Abi,” dedi, “Bu benim ikinci beynim. Sadece sesli not alıyor ve arama yapıyor. 400 Dolar verdim, hayatım değişti.”
İçimden “Keşke birinci beynini de biraz kullansaydın” demek geçti ama sustum. Çünkü arkadaşın diğer cebinde son model bir iPhone 15 Pro Max, çantasında iPad Pro ve kolunda Apple Watch Ultra vardı. Yani bu “aptal” telefon, onun teknolojik diyetinin ana yemeği değil, sadece lüks bir garnitürüydü. Akşam eve gidince yine o iPad’den Netflix’ini izleyecek, Uber’ini çağıracak, yemeğini söyleyecekti.
Bu trend, aslında modern insanın irade zayıflığının ticarileştirilmesinden başka bir şey değil. Kendi parmağımıza “Instagram ikonuna basma” emrini veremediğimiz için, o ikonu hiç barındırmayan bir cihaza binlerce lira döküyoruz. Bu, kilo vermek için ağzına kelepçe taktırmaya benziyor. Sorun cihazda değil, bizim o cihazla kurduğumuz hastalıklı ilişkide.

Çevrimdışı Olmak: Yeni Bir Sınıfsal Ayrıcalık
İşin bir de sosyolojik boyutu var ki, asıl can sıkan kısım burası. Eskiden teknolojiye erişmek zenginlik göstergesiydi. İlk cep telefonunu hatırlayın, belinde o takozla gezen adam “benim işim var, ben önemliyim, bana her an ulaşılmalı” mesajı verirdi. Şimdi ise denklem tersine döndü. Artık “bana ulaşılamaz” diyebilmek lüks oldu.
Bir kuryeyi düşünün. Çevrimdışı olma lüksü var mı? Bir beyaz yakalıyı, patronundan gelen maili “ben detokstayım” diye görmezden gelebilir mi? Hayır. Sürekli bağlı kalmak, bildirimlere anında yanıt vermek, alt ve orta sınıfın zorunluluğu haline geldi. “Aptal telefon” kullanıp dağ evinde kafasını dinleyenler ise, işlerini başkalarına delege edebilen, parasıyla zamanı satın alabilen kaymak tabaka.
Bu yüzden o “premium” aptal telefonlar, sadece bir iletişim aracı değil, bir statü sembolü. “Benim hayatım o kadar rayında ki, Google Maps’e bakmadan da yolumu bulurum, e-postalarımı asistanım okur” demenin teknolojik tercümesi.
Bedava Çözüm: Ekranı Griye Çek!
Peki Memduh, sen ne öneriyorsun? Dumanla mı haberleşelim? Elbette hayır. Teknolojiyi seviyorum, hayatımızı kolaylaştırdığı sürece başımın tacı. Ama bu “keriz silkeleme” operasyonlarına da karnım tok.
Eğer gerçekten o renkli ikonların cazibesinden kurtulmak istiyorsanız, cebinizden beş kuruş çıkmadan yapabileceğiniz bir yazılımcı hilesi vereyim size: Telefonunuzun erişilebilirlik ayarlarına girin ve ekranı “Gri Tonlama” (Grayscale) moduna alın. O cafcaflı Instagram hikayeleri, o kırmızı bildirim balonları bir anda gri birer lekeye dönüşecek. Beyniniz o an “Bu ne ya, gazete kağıdı gibi” deyip dopamin musluğunu kısacak.
İnanın bana, siyah-beyaz bir ekranda TikTok kaydırmak, soğuk çorba içmek kadar keyifsizdir. Telefonunuz anında o özlediğiniz “sadece araç” hüviyetine bürünecek. Üstelik bunun için İsviçre tasarımı, 300 dolarlık bir hesap makinesi kılıklı telefona ihtiyacınız yok.

Son Söz: İrade Satın Alınmaz
Teknoloji tarihine baktığımda hep bir döngü görürüm. Karmaşıklaşırız, sonra sadeliği özleriz. Ama bu seferki özlem, samimi bir “eskiye dönüş” değil, pazarlanmış bir nostalji. 3310’a duyduğumuz o masum özlem, şimdi cüzdanımıza zulmeden bir trende dönüştü.
Huzuru bir cihazda aramayı bırakalım. Huzur, “Rahatsız Etme” modunu açabilme cesaretindedir. Huzur, o telefonu masaya ters koyup karşınızdaki insanın gözünün içine bakabilmektedir. Bunun için de “premium” bir aptallığa para ödemenize gerek yok; biraz irade, biraz da “hadi oradan” diyebilme yeteneği yeterli. Kalın sağlıcakla, ama mümkünse biraz da çevrimdışı.













